Jinekoloji

Çoğul Gebelikler ve Yan Etkileri

İnfertilite tedavilerinin amacı, sağlıklı tek bir çocuk dünyaya getirmektir. Üreme problemi olan çiftlere önerilen tedavi seçeneklerinin hepsinde, çoğul gebelik oluşma riski yüksektir.
Ne varki, birçok çift, çoğul gebeliklere özenirler ve bunun anne ve bebek sağlığına getireceği riskleri bilmezler.
ÇOĞUL GEBELİĞİN;
FETÜS VE YENİDOĞAN A OLASI YAN ETKİLERİ
1-Erken doğum ikiz gebeliklerin % 50 sinde,üçüz gebeliklerin %90 ında ve dördüz gebeliklerin hemen hepsinde rastlanan bir durumdur.
2-Tek gebeliklere oranla, ikizler yedi kere ve üçüzler yirmi kere daha fazla olarak hayatlarının ilk ayında ölürler.
3-Erken doğan,yani prematüre bebek, büyük oranda solunum problemleri, iç kanama, beyin felci,körlük, düşük tartı, ve doğum sırasında ölüm risklerinide beraberinde getirir.Solunum yetmezliği ,yenidoğan ölümlerinin %50 sinde etkilidir.
4-Anne karnında gelişim geriliği, bir veya birkaç fetüsun ölümü, düşük ve doğumsal anomalilere sıkça rastlanır.
5-Doğum tartısı 1 kg dan az olan bebeklerde, yaşam boyu sakatlıklarıngörülme sıklığı,% 25 in üzerindedir.
ANNEYE YAN ETKİLERİ
1-Preeklampsi veya diğer adıyla, gebeliğe bağlı yüksek tansiyon, üç ile beş kez dahasıklıkla görülür.
2-Laboratuar tetkikleri, yatak istirahati veya hastanede bakım çok sık rastlanır.
3-Plasenta anomalileri oluşmaya eğilimlidir.
4-Gebelik Diabeti, kansızlık, amnion sıvısında azalma sıklıkla görülür.
5-Sezaryen ameliyatı sıklıkla ikizler için ve genel olarak üçüz doğanlar için gerekli olur.
DİĞER KOMPLİKASYONLAR
1-Çoğul gebelikler daha fazla halsizlik,anemi,yorgunluk,kilo artışı,çarpıntı, uykusuzluk, mali sorunlar, depresyon ve evlilik sorunlarına yol açar.
2-Çoğul gebeliklerde,fetüs azaltma işlemi,anne sağlığı ve diğer bebeklerin yaşamını kurtarmak için önerilebilir.Fakat fetüs sayısındaki azalmanın, yukarıda saydığımız yan etkileri ne oranda engellediği henüz açık değildir.Bu işem önerilen hastalara danışmanlık verilmelidir.
ÇOĞUL GEBELİKTEN KORUNMA
1-İnfertilite tedavisi sırasında, ilaç kullanımında dikkatli olmak.
2-IVF sırasında, transfer edilen embrioların sayısını azaltmak.Fazla sayıda embrio transferi,sağlıklı doğum şansını çok fazla artırmamakla birlikte, kesinlikle çoğul gebelik riskini artırmaktadır.
Bu konuyla ilgili resmi Amerikan Derneklerinin yayınladıkları son kitapçıkta,transfer edilmesi gereken embrio sayısı, kadının yaşı, embrio kalitesi ve bazı kriterler gözönüne alınarak belirtilmiştir.

 

Çoğul Gebelikler ve Riskleri

Çoğul gebelikler karşısında duyulan korku ve hayranlık belki de insanlık tarihi kadar eskidir. Her dönemde, çoğul gebeliklerdeki bebek sayısı arttıkça duyulan ilginin dereceside artmaktadır.
Özellikle son zamanlarda kısırlık tedavilerinin ve bu tedavilerde kullanılan ilaçların etkisi ile ikiz ve daha fazla sayıda bebek taşıyan gebeliklerin görülme sıklığında belirgin bir artış vardır. Bu artış çoğul gebeliklere olan merakı arttırmakla birlikte eskiden nadir görülen bir olay artık sıradanlaşmaya başlamıştır. Medyatik kişilerin yardımcı üreme teknikleri sayesinde çoğul gebelikler yaşamaları ve bu bebekleri dünyaya getirmeleri ise ülkemizde bu gebelik şeklini daha iyi anlatma gereksinimini doğurmuştur. İkizler, tek yumurta ikizleri (monozigot) ve çift yumurta ikizleri (dizigot) olarak ikiye ayrılır. Monozigotlara “eş”, dizigotlara “fraternal” adı da verilmektedir. Dizigot ikizler kısırlık tedavisinde olduğu gibiaynı adet döneminde birden fazla sayıda yumurta hücresinin atılması ve bunların birden fazla sperm ile döllenmesi sonucu oluşurlar. Genetik olarak aslında ikiz değillerdir. Sadece aralarında yaş farkı bulunmayan kardeşlerdir.Monozigot ikizler ise döllenmiş yumurtanın ikiye ayrılması ile oluşurlar. Eğer bölünme döllenmeden sonra ilk 72 saatiçinde olursa bu durumda iki bebek, iki amniyon zarı ve iki plasenta olur (diamniyotik, dikoriyonik). 4-8 günler arası gerçekleşen bölünmelerde iki bebek, iki amniyon ve tek plasenta olur (diamniyotik monokoriyonik), çünkü bu dönemde plasenta oluşmuştur. Ençok görülen ikiz gebelik türü budur. 8. gün olan bölünmeler iki bebek, tek bir amniyon ve tek bir plasenta meydana getirirler (monoamniyotik monokoriyonik). Bu dönemden sonra olan bölünmelerin sonucu ise yapışık ikizler gelişir (Siyam ikizleri).Yardımcı üreme tekniklerinde ise döllenen birden fazal sayıda yumurta hücresi rahim içine bırakıldığından bu bebekler çift yumurta ikizidirler. İkizlerin 1/3ü monozitotik, 2/3ü dizigotik yani çift yumurta ikizleridir. Bazı çoğul gebelikelerde ise bebeklerden bazıları monozigotik bazıları ise dizigotiktir. Örneğin beşiz bir gebelikte bebeklerden ikisi gerçek ikiz yani monozigotik, diğer üçü ise polizigotik olarak bulunmuştur. Yani burada 4 yumurta hücresi 4 sperm tarafından döllenmiş ve dördüz bir gebelik oluşmuştur. Daha sonra ise bu gebeliklerden bir tanesi bölünmüş ve sonuçta 5 bebek dünyaya gelmiştir. İkizlerin tek yumurta yada çift yumurta olduklarını ayırt etmek için bazı prensipler vardır.
1. Monokoriyonik ikizler yani tek bir plasentası olan ikizler her zaman tek yumurta ikizidir.
2. Cinsiyetleri farklı olan ikizler her zaman çift yumurta ikizidir.
3. İki plasenta olan ikizler her zaman çift yumurta değildir.
4. İki plasentası olan ve cinsiyeti aynı olan ikizlerin zigositesini anlamak için tetkik yapmakgerekir.
Kendiliğinden olan (kısırlık tedavisine bağlı olmayan) ikiz gebeliklerin görülme sıklığına baktığımızda monozigot yani tek yumurta ikizlerinin tüm ırklarda ve toplumlarda aşağı yukarı aynı olduğunu ve her 1000 doğumda 3-5 oranında olduğunu görürüz. Oysa dizigotik yani ayrı yumurta ikizleri Japonyada 1000 doğumda bir görülürken, Nijeryanın bazı bölgelerinde 1000 doğumda 50 sıklığına kadar çıkmaktadır. Bu görünüm bize dizigot ikizlik üzerinde genetik faktörlerin rolü olduğunu gösterir. Gerçekten de ırk, genetik, anne yaşı, gebelik sayısı, hormon dengesi ve kısırlık ilaçlarının kullanımı bu ikizlik türünü direk olarak etkiler. Dizigotik ikizlerin sadece %30u farklı cinsiyettedir. %70 vakada ise her iki bebekte aynı cinstendir. Üçüz ya da daha fazla gebeliklerde aynı mekanizmalarla oluşur. Eş üçüzlerde döllenen yumurta önce ikiye bölünür daha sonra ise yeni embryolardan biri tekrar ikiye bölünür. Bu şekilde üçüz, dördüz vb olabilir. Dünyada bilinen rapor edilmiş 19 eş dördüz vakası mevcuttur.
Tanı
İkiz gebeliklerin tanısı güç değildir. Rahim büyüklüğünün beklenenden büyük olması, m uayenede birden fazla sayıda fetusa ait kısımların ele gelmesi çoğul gebeliği düşündürür.Ancak çoğul gebeliğin kesin tanısı ultrason ile konur. Son adet tarihinden itibaren 6. haftada rahim içerisinde iki gebelik kesesi ayırdedilebilir. Ancak burada çok önemli bir nokta vardır. İkiz başlayan her gebelik ikiz doğumla sonuçlanmaz! Türkçeye kaybolan ikiz olarak tercime edebileceğimiz “vanishing twin” deyimi bu gibi durumları ifade eder. Çokerken dönemde iki kese hatta iki fetus saptanmasına rağmen daha sonraki kontrollerde fetus sayısının bire indiği durumlar nadir değildir. Değişik yayınlarda bu oran %13-78 arasında bildirilmektedir. Bu nedenle erken dönemde ikiz olarak saptanan gebelikler sık ultrason tetkikleri ile değerlendirilmeli ve anormal bir durum erken dönemde saptanmalıdır. İkiz olarak başlayan bir gebelikte bebeklerden birinin kaybolmasını engellmek için yapılabilecek herhangi bir tedavi ya da korunma yöntemi yoktur.
Riskler
Çoğul gebelikler riskli gebelik sınıfında incelenir. Çünkü bu tür gebelikler hem anne hem de bebekler için birtakım sorunları da beraberinde taşıyabilir.
Çoğul gebeliklerde salgınalan hormon miktarı fazla olduğundan bulantı ve kusmalar dahafazla görülür
Gebeliğe bağlı dülusyonel anemi daha derin olur.Kan plazma hacmi tekil gebeliklere göre %10-20 daha fazla artar. Buna bağlı olarak kalp yükü de tekil gebeliklere göre daha fazla olur.
Çoğul gebeliklerde annenin besin ihtiyacı tekil gebeliklere göre 300 kalori/gün daha fazladır.
Çoğul gebeliklerde erken doğum riski daha fazladır. Buna bağlı olarak prematürite nedeni ile doğum sırasında ve doğumdan sonra deneyimli tıbbi ekip gerektirir. Bebek sayısı arttıkça doğum zamanı da erkene gelmektedir. Yapılan bir çalışmada bebek sayısı ile ilgili olarak ortalama gebelik süresi şu şekilde bulunmuştur
1 Fetus – 40 Hafta
2 Fetus – 36-1/2 Hafta
3 Fetus – 33 Hafta
4 Fetus – 29-1/2 Hafta
5 Fetus – 26 Hafta
Erken doğum ve düşük riski nedeni ile bu gebelerde fiziksel aktivite kısıtlamaı uygun olur. Bu tür gebelerin 28-30. haftalardan sonra çalışma hayatına veda etmeleri yararlı olur.
Çoğul gebeliklerde gebeliğe bağlı hipertansiyon (preeklempsi ve eklempsi) daha sık görülür. Bu artışın nedeni ise bilinmemektedir. Yapılan çalışmalarda preeklempsiye çoğul gebeliklerde tekil gebeliklere göre 3 ile 5 misli fazla rastlandığı, hastalığın daha erken dönemde ortaya çıktığı ve daha şiddetli seyrettiği saptanmıştır.
Plasenta anomalileri, plasenta previa ve abrubtio plasentaya daha sık rastlanır.
Her iki kesede yada birinde amniyon mayii fazla olabilir (polihidramniyos)
Fetal duruş bozukluğu olma ihtimali daha yüksektir. Buna bağlı olarak zor doğum sıklığı fazladır.
Rahimin fazla gerilmesi nedeni ile doğum sonrası atoni ve kanama riski daha yüksektir.
Bebekler arasındaki damarlanma nedeni ile bir bebekte fazla kan diğerinde ise kanlanma azlığı olabilir. Buna bağlı olarak bebeklerden biri büyük diğeri ise küçük olabilir. Bu duruma ikizden ikize transfizyon sendromu adı verilir.
Çoğul gebeliklerde konjenital anomali riski daha yüksektir.
Doğum Şekli
Üçüz, dördüz vb gibi çoğul gebeliklerde tercih edilecek doğu şekli sezaryen iken ikiz gebelikelrde hala daha fikir birliği yoktur. Kimi yazarlar vakit kaybetmeden sezaryen yapılması gerektiğini savunurken bazı yazarlar ise her türlü tedbir alındıktan sonra normal doğum denenebileceğini ileri sürmektedirler. İkiz gebelikerde mutlak sezaryen gerektiren durumlar vardır. Bunlar
Monoamniyoktik ikizler
Yapışık ikizler
İkizlerden birinin ayak gelişi olması
Plasenta bozuklukları
Makat geliş
Bebeklerin kiloları arasında %20’den fazla fark olması
Bebeklerin 1500 gramdan küçük olması
800-1500 gram arasındaki bebeklerde yaşama şansı düşük olduğu için normal yoldan doğurtulması gerektiğini savunanlar vardır. Oysa günümüzde ülkemizdeki bazı merkezlerde bile 600 gram civarındaki bebekler yo ğun ba kım şartları ile yaşatılabilmektedir. Bu nedenle ben bu tür bebekleri lan anne adaylarının mutlakasezaryene alınması gerektiği fikrini savunuyorum. Yine başka bir tartışma konusu ise ilk bebeğin baş geliş ikinci bebeğin makat geliş olduğu durumlardır. Burada bazı yazarlar ilk bebek normal doğurtulduktan sonra ikinci bebek için sezaryen yapılmasını önermektedirler. Kanımca bu da son derece anlamsız bir yaklaşımdır ve gereksizdir. Bu durumun tek bir istisnası olabilir. Çok erken bir gebelikte eğer ilk bebek doğduktan sonra ikinci bebek doğurtulmadan beklenebilecek ise normal doğum yapılabilir. Literatürde, dünyada ve ülkemizde bu tür doğumlar mevcuttur. Çoğul gebelikler ister ikiz, iser üçüz, isterse daha fazla olsun her durumda riskli gebeliker sınıfında incelenir. Bu tür gebeliklerin sonlandırılmasında benim tercihim her zaman sezaryen yönündedir. Tüm gebeliği risk altında geçiren anne ve bebekleri daha fazla riske sokmaya gerek yoktur.

 

Uçak ile Seyahat

Uçak ile seyahat ederken nelere dikkat edilmeli ?
Hamilelik tek başına kanın pıhtılaşmaya olan eğilimini arttıran bir durumdur. Uçak yolculukları sırasında uzun süre hareketsiz kalmak hamile olmayan kişilerde bile kanın bacak damarları içinde pıhtılaşması ve bu pıhtının yerinden koparak akciğer, beyin gibi hayati organlara giden kan akımını tıkamasına neden olabilir. Tromboembolik olay adı verilen bu durum nadir görülse de hayatı tehdit eden bir tablo oluşturması açısından önemlidir.

İngiliz Kraliyet Obstetrisyen ve Jinekologlar Koleji (RCOG) 2001 yılında yayınladığı rehberde havayolu ile seyahat etmeyi planlayan hamile kadınların tromboemboli risklerini azaltmaları için bazı önerilerde bulunmaktadır. Uzun süre hareketsiz kalmamak ve yeterli sıvı almanın dışında bazı durumlarda riski en aza indirmek için varis çoraplarının giyilmesi de önerilmektedir.

Bu öneriler hamileliğin başından doğum sonrası 6. haftanın (lohusalığın) sonuna kadar tüm hamile kadınlar için geçerlidir. Ancak gebelik dışında yaş, geçirilmiş tromboemboli öyküsü, aile öyküsü, preeklampsi, büyük bacak varisleri gibi ek risk faktörleri varlığında ek öneriler bulunmaktadır.

3 saatten kısa uçuşlar

3 saatten uzun uçuşlar

Gebelik dışında ek risk faktörü olmayan gebeler

• Bacak egzersizleri yapın

• Uçuş sırasında hareket edin uçak içinde dolaşın

• Bol sıvı almaya özen gösterin

• Alkol ve kafain alımını en alt düzeyde tutun

Kısa süreli uçuşlardaki önerilere ek olarak

Diz altı varis çorabı giyin

Ek risk faktörleri varlığında

Düşük risk grubundaki önerilere ek olarak

Diz altı varis çorabı giyin

Yukarıdaki önerilere ek olarak

• Uçuş günü ve takip eden günde düşük dozlu heparin enjeksiyonu ya da

• Uçuştan 3 gün öncesinden başlayarak uçuş günü de dahil olmak üzere günde 1 kez 75 miligram aspirin alın

Gebelik Sırasında Enfeksiyonlar

Gebelik sırasında enfeksiyonlar
Bu grup enfeksiyonlar (TORCH) gebelikte geçirildikleri takdirde bebek kayıplarına ve sakatlıklara yol açabilen hastalıklar grubudur.

T: Toksoplasmozis

: Others(“diğerleri”; örneğin Varicella Zoster (suçiçeği) ve HPV

R:Rubella (kızamıkçık)

C: Citomegalovirus

H: Herpes virus

TOKSOPLASMOZİS

Toksoplasma gondii adlı parazitin sebep olduğu bulaşıcı hastalıktır. Bağışıklık sistemi sağlıklı olanlarda ve gebe olmayan insanlarda bu enfeksiyon hafif grip benzeri şikayetler oluşturan sessiz bir hastalıktır ve çoğu zaman hastalığın geçirildiği fark edilmez. Türkiye’de yapılan çeşitli araştırmalarda üreme çağındaki kadınların %14’ünün bu hastalığı geçirmiş yani bağışıklığa sahip olduğu saptanmıştır. Hastalığa sebep olan parazitin 3 formu vardır.

1) Takizoit: hızlı çoğalan formu

2) Doku kisti: sessiz formu

3) Ookist: sadece kedilerin sindirim sisteminde yaşayabilen formu

Prensip olarak 3 şekilde insana bulaşabilir. En sık bulaşma şekli yeterince pişirilmemiş et ürünleri ile doku kisti formunun bulaşmasıdır. İkinci bulaşma yolu ise parazit ile enfekte olmuş eti yiyen kedilerin dışkısıyla atılan ookist formuyla kirlenmiş toprakla temas eden iyi yıkanmamış sebze ve meyvelerdir. Ookist formu uygun koşullarda 1 yıla yakın bulaşıcı olarak kalabilir. Üçüncü buluşma yolu ise annenin gebeliği sırasında toksoplasmozis geçirmesi ile plasentadan bebeğe hastalık geçmesidir. Evden dışarı salınmayan ve çiğ et yedirilmeyen ev kedilerinden bulaşma olmaz. Kediler tüylerini temizleyen hayvanlardır ve dışkıları tüylerinde bulunmaz. Dolayısıyla kediye dokunmak ile bulaşma olması mümkün değildir.

Toksoplasmozis bir kere geçirilir ve hayat boyu bağışıklık kazanılır. Dolayısıyla gebelikten önce bu hastalığı geçirmiş olanlarda hastalığı tekrar geçirmek mümkün değildir. Gebelik öncesinde Toksoplasmozise karşı oluşan antikorlardan Ig G tipi antikorun tespit edilmesi enfeksiyonun daha önce geçirildiğini gösterir. Ig G tipi antikor tespit edilmediği durumda kişi hastalığı geçirmemiştir. Dolayısıyla gebelik sırasında Toksoplazma parazitin bulaşma olasılığından korunmak için bir takım önlemler alınmalıdır.

• İyi pişmemiş et, çiğ et, iyi yıkandığından şüphe duyulan sebze ve meyve, pastörize olmamış süt tüketilmemelidir.

• Çiğ et ile temas edildikten sonra eller çok iyi yıkanmalıdır.

• Toprakla uğraşanlar mutlaka eldiven kullanmalıdırlar.

• Kedinizin evden çıkmasına izin vermeyin, çiğ et yedirmeyin.

• Kedinizin kumunu bir başka aile üyesinin değiştirmesini isteyin. Kedi kumu kabını 5 dakika kaynar suda bırakın böylece dezenfekte olacaktır. Eğer bu mümkün değilse mutlaka eldiven giyin ve sonrasında ellerinizi iyice yıkayın.

Gebelik sırasında geçirilen toksoplasmozis annede %90 şikayet oluşturmadan veya halsizlik kas ağrıları gibi sessiz şikayetlerle seyreder. Annenin aktif enfeksiyonu geçirdiği gebelik dönemine göre bebeğe bulaşma ve bebekte hasar oluşturma olasılığı değişir. Gebeliğin erken döneminde enfeksiyon geçirildiyse bebeğe bulaşma olasılığı düşük fakat bebek enfekte olursa hasar gelişme olasılığı fazladır. Gebeliğin son 3 ayında mikrop alındıysa %60 olasılıkla bebek toksoplasmozisli olarak doğacaktır. Bebeğe enfeksiyon bulaşacak olursa ultrasonda ventrikulomegali (beyin içi sıvı artışı), intrakranial kalsifikasyonlar (kafa içi kireçlenme), karaciğerde büyüme, asit (vücutta su toplama) izlenir. Sonuç olarak bebek rahim içindeyken kaybedilebilir, nörolojik (beyin ve sinir sistemi) anormallikleri ve körlük gelişebilir.

Tanı 

Fransa ve Avusturya gibi hastalık sıklığının yüksek olduğu ülkelerde bütün gebeler rutin olarak taranmaktadır. Ülkemizdeyse hastaneden hastaneye değişen uygulamalar vardır. Anne kanında Toksoplasma’ya karşı gelişen Ig G ve Ig M antikorları bakılır.

Ig M Ig G

Hastalık geçirilmemiş

(bağışıklık yok)

Negatif Negatif
Geçirilmiş hastalık ve bağışıklık var Negatif Pozitif
Akut hastalık Pozitif Negatif
Akut hastalık Negatif 3 hafta arayla iki kez bakıldığında seviye 4 kat arttıysa veya ilk bakıldığında negatif ikinci bakıldığında pozitif ise

Tanı yukarıdaki tablodaki gibi ne yazık ki her zaman kolay olmaz. Şüpheli pozitif sonuçlar ile karşılaşılabilir. Ig M tipi antikorlar aktif enfeksiyon göstergesi olsa da bazen 1 yıla kadar pozitif kalabimektedir. Ig G avidite testi ile sonuçlar kombine edilebilir. Yüksek avidite hastalığın daha önceden geçirilmiş olduğunu göstererek aktif hastalığı dışlar. Annede aktif hastalık saptandığında bebeğe mikrobun bulaşıp bulaşmadığı ise amniosentezle alınan amnion sıvısında PCR yöntemiyle parazit DNA’sı aranarak anlaşılır.

Tedavi 

Annede enfeksiyon tespit edilir edilmez hemen spiramycin 3 gr başlanmalıdır. Bebekte enfeksiyon tespit edildiğinde ise tedaviye primetamin/sulfodiazin eklenir. Tedavi, enfeksiyonun anneden bebeğe bulaşmasını önlemez ama bebekte oluşabilecek sakatlıkların şiddetini azaltır. 26. gebelik haftasından önce bebeğe hastalığın bulaştığı ispatlanırsa aileyle gebeliği sonlandırma seçeneği tartışılmalıdır.

RUBELLA (KIZAMIKÇIK)

Damlacık yoluyla bulaşan viral döküntülü bir hastalıktır. 2-3 hafta kuluçka süresinden sonra hastada yüzden başlayıp sırasıyla gövdeye, kollara, bacaklara yayılan ve 3 gün içinde kaybolan döküntüler oluşur. Ateş, eklem ağrıları kulak arkası ve ensedeki lenf bezlerinde şişme ile karakterizedir. Çocuklarda ve erişkinlerde hafif seyirli bir hastalık olmasına rağmen gebelik sırasında geçirildiğinde bebek için tehlikeli olabilir. Doğumsal Rubella Hastalığında bebekte oluşan hastalıkları 3 başlıkta toplayabiliriz.

1. Göz: katarakt, retinopati, mikroftalmi (küçük gözler), glokom (körlükle sonuçlanabilir)

2. Kalp: kalpten çıkan ana damarlarda darlık, kalpte delik

3. Kulak: sağırlık

Gebenin kızamıkçıklı bir hastayla temas ettiğinden şüphe ediliyorsa öncelikli olarak Rubella Ig G bakılır. Ig G pozitifse hastalığı daha önce geçirmiş demektir. Eğer Ig G negatifse iki kez 3 hafta arayla Rubella IgM bakılıp negatif olduğu konfirme edilmelidir. Ig M negatifse hastaya mikrop bulaşmamış demektir ve endişe edilecek bir durum yoktur. Rubella Ig M pozitifse gebeye mikrop bulaşmış ve aktif hastalık geçiriyor demektir. Karar gebelik haftasına göre verilmelidir. Gebeliğin ilk 3 ayında mikrop alındıysa bebeğe bulaşma olasılığı yüksektir ve aileyle gebeliği sonlandırma seçeneği tartışılmalıdır. Gebeliğin geç dönemimde enfeksiyon geçiriliyorsa bebeğe bulaşma olasılığı düşüktür. Kordon kanında Rubella antikorları araştırılarak bebeğe hastalığın bulaşıp bulaşmadığı saptanabilir. Rubella ile enfekte doğan bebekler aylarca virüs yayabilir. Bu nedenle hastalık için riskli olanlardan (diğer yeni doğanlar, gebeler gibi) izole edilmelidir.

CMV 

CMV (sitomegalovirus) bir DNA virusudur. CMV vücut sıvılarında bulunur ve insandan insana yakın temas veya cinsel ilişki ile bulaşır. CMV ile enfekte olan insanların çoğunda şikayet olmazken ancak %15’lik kısmında grip benzeri boğaz ağrısı, ateş, eklem ağrısı, lenf bezlerinde büyüme gibi şikayetler olur. İlk bulaşmayı takiben virus latent (gizli) hale geçer ve periyodik olarak tekrar aktive olur. Erişkinlerin yaklaşık %85’i hastalığı daha önce geçirmiştir. Fakat hastalığın geçirilmiş olması hastalığın tekrar aktive olmasını veya kişinin yeniden enfekte olmasını ne yazık ki engellemez. Gebelik sırasında enfeksiyonu ilk kez geçirenlerde mükerrer kez enfeksiyonu geçirenlere kıyasla doğumsal sorunların ortaya çıkma olasılığı daha fazladır. Enfeksiyonun bebeğe bulaşması riski gebeliğin ilk yarısında daha yüksektir. CMV ‘ye bağlı düşük doğum ağırlığı, mental gerilik, sarılık, karaciğer ve dalakta büyüme, kanama problemleri, görme ve işitme sorunları gelişebilir. Annedeki CMV enfeksiyonunu veya bebeğe bulaşmasını önleyen bir tedavi yoktur. Tanıda CMV’e özel Ig M ve IgG tipi antikorlara bakılır ve sonuçlara göre Ig G avidite testi eklenir.

CMV Ig G negatif, Ig M negatif: CMV ile karşılaşmamış birey CMV Ig G pozitif, Ig M negatif, Ig G avidite yüksek: Gizli CMV enfeksiyonu . İleri araştırmaya gerek yoktur.

CMV Ig G pozitif, Ig M pozitif, Ig G aviditesi yüksek: Tekrar eden CMV enfeksiyonu. Sadece seri ultrason muyaneleri ile takip edilir.

CMV Ig G pozitif, Ig M pozitif, Ig G aviditesi düşük: İlk kez hastalık geçiriliyor anlamına gelir. Ultrason ile takip edilmesi ve amniosentezle amniotik sıvıda PCR yöntemiyle CMV araştırılması gereklidir.

Gebelik sırasında ilk kez CMV enfeksiyonu geçirdiği kanıtlanan hastalarda karar vermek zordur. Çünkü her ne kadar gebeliğin ilk yarısında geçirilen enfeksiyonun bebeğe bulaşıcılığı daha yüksek olsa da bebeklerin ciddi bir kısmı da normal olarak gelişir ve doğumsal sorunları olmaz. Ayrıca ilk kez hastalığın gebelik sırasında geçirilmesi durumunda oluşabilecek doğumsal hasarların şiddeti de kesin olarak tahmin edilemez.

CMV’den korunmak için aşı yoktur. Fakat bazı önlemler alınabilir. Temel hijyen kurallarına uyulması ve bunlar içinde özellikle en az 20 saniye sabunla ellerin yıkanması çok önemlidir. Enfeksiyon sıklıkla çocukluk çağında geçirilir ve enfeksiyonu henüz geçirmemiş olan erişkinlere virüs kreş ya da okul gibi toplu yerlerde virüsü alan 2-3 yaş grubu çocuklardan geçer. Vücut sıvılarıyla bulaşma olduğundan dolayı bu yaş grubu çocuğu olanların çocuklarıyla yiyecek içecek paylaşmaması önerilir. Anaokulu ve ilkokul çalışanlarının daha önce enfeksiyonu geçirmedilerse 2.5 yaş altı çocuklarla mümkün olduğunca temastan kaçınmaları önerilir.

HERPES

Herpes simplex tip1 ve tip 2 olmak üzere iki çeşit herpes simplex virüs vardır. HSV tip 1 genital olan ve olmayan herpetik hastalıklardan tip 2 ise sadece genital herpetik hastalıklardan sorumludur. HSV tip I klasik olarak ağız ve dudak çevresindeki uçukların nedenidir. Virüs cinsel yolla (HSV tip 2) yada hastalık sırasında direkt yaraya temasla bulaşır. Virüsle bir kez bulaştıktan sonra kalıcı bağışıklık sağlanmaz. Virüs vücuttaki sinir köklerinde latent (gizli) döneme geçer ve ömür boyu vücutta kalır. Açıklanamayan bazı uyarılarla virüs aktive olup tekrar hastalığa neden olabilir.

Genital Herpes Enfeksiyonu

Primer Enfeksiyon: İlk kez virus bulaştığında ortaya çıkan hastalıktır. Genellikle neden HSV tip 2’dir. HSV tip 2 bulaşan her hastada hastalık bulguları oluşmaz. Virusle temas etmiş insanların sadece 1/3’ünde klasik hastalık tablosu oluşur. Genital bölgede oluşan lezyonlar ağız çevresinde oluşan uçuklara benzer. Primer enfeksiyonda virusun alınmasından sonraki 3-6 gün içinde genital bölgede kırmızılık, kaşıntı başlayıp, ağrılı içi sıvı dolu ufak lezyonlara (vezikül) dönüşür. Kasıklardaki lenf bezleri boyutları oldukça artar ve ağrılı hale gelir. Veziküller açılır ve ağrılı açık yaralar oluşur. 2-4 hafta içinde bütün şikayetler ortadan kaybolur.

Reküren (tekrarlayan) enfeksiyon: Genellikle geçirilen ilk hastalıktan sonra oluşan alevlenmeler daha az şiddetlidir ve hafif şekilde atlatılır.

Bebeğe Herpes enfeksiyonu 3 şekilde geçebilir.

1) Bebek rahimdeyken plasenta aracılığı ile (%5)

2) Doğum sırasında (%85)

3) Doğum sonrasında (%10)

Erken gebelik döneminde ilk kez geçirilen herpes enfeksiyonunun yapılan araştırmalarda düşük riskini arttırmadığı bulunmuştur. Fakat gebeliğin ilerleyen dönemlerinde erken doğum riskini arttırdığı saptanmıştır. Gebelikte HSV kapılması nadir bir olay olduğundan yeni doğanda herpes enfeksiyonu sık karşılaşılan bir durum değildir. Gebelikte ilk kez herpes enfeksiyonu geçiriliyor olması daha sık yeni doğan herpesine neden olurken reküren (tekrarlayan) enfeksiyon geçiren gebelerde yeni doğan oldukça nadir olarak (%4-5) etkilenmiştir. Yeni doğanda herpes hastalığı 3 şekilde görülür. %45’inde deri, göz ve ağız (iyi seyirli), %30’unda merkezi sinir sistemi (kötü seyirli), %25’inde organ sistemleri (kötü seyirli) etkilenir. Yaygın organ tutulumu olmayan herpes hastalığı olanlar antiviral tedaviye iyi cevap verir. Fakat yaygın tutulum olan bebeklerde tedaviye rağmen hastalık %30 ölümle sonuçlanır ve yaşayanların da yarıya yakınında kalıcı hasarlar kalır. Gebelikte tekrarlayan genital herpes alevlenmeleri olan hastalara 36. haftadan itibaren doğuma kadar asiklovir verilerek hastalık baskılanır. Bu ilacın gebelikte kullanımı güvenlidir. Doğum eylemi başladığı sırada ya da annenin suyu geldiğinde genital bölgede yukarda bahsedilen yaralar yoksa normal doğum tercih edilmelidir. Fakat söz konusu zamanda herpetik lezyonlar izleniyorsa sezaryen ile doğum yapılması önerilir. Anne bebekten ayrılmamalıdır. Bebeğin annenin hastalığından etkilenip etkilenmediği araştırılmalıdır. Anne asiklovir kullanırken anne sütü vermesinde bir sakınca yoktur. Annenin en başta dikkatli el yıkamak olmak üzere temel hijyen kurallarına uyması doğum sonrası bebeğe hastalığın bulaşmasını önlemede esastır.

SUÇİÇEĞİ (VARICELLA ZOSTER) 

Hastalığın etkeni Herpes virus ailesinden varicella zoster’dir. Erişkinlerin %95’i enfeksiyonu geçirmiş ve bağışıktır. Enfeksiyona karşı bağışıklığı olmayan suçiçeği geçirmemiş ergenlerde ve erişkinlerde 2 doz olacak şekilde suçiçeği aşısı yapılması önerilir. Gebelerde bu aşı canlı virüs aşısı olduğundan uygulanması önerilmez. Suçiçeği geçiren bir hasta ile temas eden gebeye daha önce suçiçeği geçirmediyse 96 saat içinde varicella zoster immunglobulini yapılmalıdır. Anne hastalığı daha önce geçirip geçirmediğini bilmiyorsa kanda Varicella Ig G antikoruna bakılır. Gebeliği sırasında suçiçeği geçirildiği takdirde bulaşıcılık ve doğumsal varicella hastalığı bakımından özellikle 13–20. gebelik haftası risklidir. Doğumsal varicella hastalığında bebekte göz, beyin ve böbrek etkilenir. Cilt ve kemikte şekil bozuklukları gelişir. Gebeliğin son dönemlerinde annenin suçiçeği geçirmesi durumunda ise bebekte sadece suçiçeği döküntüleri olur. Eğer annede suçiçeği doğumdan önceki 5 gün içinde veya doğumdan sonraki 2 hafta içinde ortaya çıkarsa anneden bebeğe hastalıktan koruyacak olan antikorlar daha geçmemiş olduğundan bebeğe mutlaka varicella zoster immunglobulini yapılmalıdır.

GEBELİKTE HPV ENFEKSİYONU (KONDİLOMLAR) 

Sıklıkla HPV tip 6 ve 11dış genital siğillerden sorumlu virüslerdir. Gebelikte genital siğil tespit edildiğinde lezyonlar genellikle doğumdan sonra azalır veya yok olurlar. Dolayısıyla gebelikte genital siğillerin mutlaka tedavi edilmesi gerekmez. Gebelikte tedavide asetik asit, kriyoterapi veya lazer ablasyon kullanılabilir. Diğer tedavi yöntemleri bebeğe olumsuz etkileri olasılığı nedeniyle tercih edilmez. Doğum sırasında HPV’nin bebeğe bulaşması oldukça nadir görülür. Vajen içinde aktif siğilleri bulunan kadınlarda sezaryen ile doğum önerilmektedir.

İlaç Kullanımı

Gebelikte sık görülen hastalıklar ve ilaç kullanımı
SİNDİRİM SİSTEMİ HASTALIKLARISindirim sistemi rahatsızlıklarıyla gebelikte sık karşılaşılır. Bulantı ve kusmalar hafif olabileceği gibi, kilo kaybı ile vücutta su ve elektrolit kaybına neden olabilecek kadar şiddetli de olabilir. Göğüste yanma ve ağza acı ekşi su gelmesi gibi şikâyetlerle karakterize olan reflü ise gebelikteki hormonal değişikliklere ve büyüyen karının oluşturduğu basınca bağlı yemek borusunun alt kısmında gevşeme ve midede asit salınımının artması sonucu gelişir.

GEBELİK BULANTI VE KUSMALARI

Bulantı ve kusma gebelerin %70-85 ini etkileyen bir durumdur. Bulantı-kusma gebelerin %2’sinde şiddetli hale gelebilir. Çoğul gebeliğin yanında, ailede veya önceki gebelikte şiddetli kusmaları olanlar risk grubundadır. Gün içi bulantı süresine, kusma sıklığına ve kilo kaybına göre durumun şiddeti değerlendirilir. Günde 6 saatten fazla bulantı hissi olan ve 5 kereden fazla kusan gebeler ileri tetkik ve değerlendirme için doktora başvurmalıdırlar.

Bulantı ve kusmanın tedavisi önlemle başlar. Gebe kalmadan önce multivitamin destek alan hastalarda bulantı ve tedavi gerektiren şiddette kusma daha nadir olarak izlenir. Sık ve az yemek, yağlı –baharatlı yiyeceklerden kaçınma, proteinli gıdalar tüketmek ve yatak başında kraker bulundurularak kalkmadan tüketilmesi şikâyetlerin azalmasını sağlar. Hafif-orta şiddetteki durumlarda B6 vitamini, metoklopramid (metpamid), trimetobenzamid (emedur) gibi ilaçlar kullanılabilir. Ağır vakaların hastaneye yatırarak tedavi edilmesi gerekebilir.

GEBELİK REFLÜSÜ 

Sadece yaşam tarzı değişiklikleri bile şikâyetlerin azalmasında etkili olmaktadır. Yastık sayısını artırmak, baharatlı yiyeceklerden, kahve ve çikolatadan kaçınmak, aşırı kilo almamaya dikkat etmek, yemeklerden hemen sonra yatmamak ve sık aralarla küçük öğünler yemek bu önlemlerden sayılabilir. Tüm bunlara rağmen şikâyetlerinde gerileme olmadığı takdirde doktor kontrolü altında aşağıdaki ilaçlar kullanılır.

1)Antiasitler

2) H2 reseptör antagonistler

i
Antiasitler

Bu tür ilaçlar magnezyum, alüminyum, kalsiyum, karbonat gibi metal tuzları içermektedir. Gaviscon, Rennie ,Talcid adlı ilaçların tablet ve süspansiyon formları bulunmaktadır. Yemeklerden sonra yaklaşık 30 dakika – 1 saat sonra ya da ağrı anında tablet emilir veya 1–2 ölçek süspansiyon içilir. Antiasitlerin gebelikte kullanımı güvenlidir fakat uzun süreli ve yüksek doz kullanımında metal tuzlarının birikimi söz konusu olduğundan dikkat edilmelidir.

H2 Reseptörler Antagonistleri

Antiasitlere cevap vermeyen inatçı reflü şikâyetleri olan hastalarda H2 reseptör antagonistleri kullanılır. Etkisi hızlı değildir. İlacın emilimi ve vücutta dağılımı için zamana ihtiyaç vardır. Famotidin (famodin), simetidin, ranitidin (ranitab, zantac) bu grup ilaçlardır. Gebelikte kullanımında, ilk trimesterde bile doğumsal anomali artışı tespit edilmemiştir. Bu grup ilaçlar plasentadan geçerler. Doktor kontrolünde kullanılmalıdırlar.

Proton pompa İnhibitörleri

Gebe olmayan hastalarda ülser, gastrit ve reflü tedavisinde kullanılır.Omeprazol (demeprazol), esomeprazol (nexium) ve lansoprazol(lansor) bu grup ilaçlara örnektir. Bebekte kalp , yüz, böbrek anomalilerine sebep olabilir. Her ne kadar fetusta anormallik yaptığı gösterilmemişse de genelde gebelikte kullanılması önerilmez.

KABIZLIK

Gebelikte kabızlık özellikle ilk ve 3. trimesterda daha fazla olmak üzere sık karşılaşılan bir durumdur. Gebelikte artan progesteron hormonu ince ve kalın barsak hareketlerini yavaşlatır. Bol sıvı almak, fiziksel aktiviteyi arttırmak, lifli gıdalarla beslenmek gebeleri kabızlıktan korur. Bunlara rağmen şikayetler devam edecek olursa kullanılabilinecek ilaçlar şöyledir.

Osmotik laksatifler : Laktuloz ( Duphalac, laktulak, osmolak, importal vb)

Sorbitol (kansilak, sabalaks lavman vb)

Katyonik laksatifler: magnesium hidroksit (Magnokal, magnesie calcinee, magcine)

Uyarıcı laksatifler: Bisakodil (laksotek, bekunis, bisakol, sekolaks)

GEBELİKTE DEPRESYON VE ANTİDEPRESAN KULLANIMI

Depresyon üreme çağındaki kadınlarda sık olarak rastlanır. Gebelerin de %10-20’sinde depresyon görülür. Destek gruplarına katılım, psikoterapi ve ilaç kullanımı tedavi seçenekleridir. Gebelik öncesi depresyon tanısı ile tedavi alan hastalarda kısmi cevap olur olmaz veya gebelik tespit edilir edilmez antidepresanların erken kesilmesi durumunda depresyonun tekrarlama olasılığı yüksektir. Fakat gebelik öncesi paroksetin ve venlafaksin grubu antidepresan başlanan hastalarda gebelik tespit edildiğinde bu ilaçlar kalp anomalisi riskini arttırdığı ve yenidoğanda yoksunluk sendromuna (bebekte titreme, mide -bağırsak problemleri, uyku bozuklukları ve tiz sesle ağlama) neden olabileceğinden kesilmeleri önerilir. Serotonin gerialım inhibitörlerinden fluoksetin (prozac, depreks, depset,florac, fulsac) gebelikte kullanımının bebek üzerine etkisi en fazla araştırılan depresyon ilacıdır. İlk trimesterde bile kullanımının bebek üzerine olumsuz etkilerinin olmadığı çalışmalarla kanıtlanmıştır. Sertralin, sitalopram, essitalopram gibi diğer serotonin gerialım inhibitörleri yeni kuşak ilaçlardır. Doğumsal anomalilerle ilişkili bulunmamışlardır fakat bu ilaçlar daha küçük ölçekli çalışmalarda incelenmişlerdir ve güvenirliliklerinin kanıtlanması için daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır.

GRİPAL ENFEKSİYONLAR VE SİNÜZİT

Grip ve sinuzit gebelikte sık karşılaşılan durumlardır. Asıl olan hastalıktan korunmaktır. Damlacık yoluyla havadan bulaşan bir hastalık olduğundan grip salgınları sırasında kapalı yerlerde uzun süre kalmamak önemlidir. Gebelik sırasında bağışıklık sistemi de etkilendiğinden hastalık her zamankinden daha uzun sürebilir. Grip sebebi viruslerdir ve antibiyotikler viruslere etki etmediklerinden kullanımı yararsızdır. Hastalık seyri sırasında şikayetleri azaltmak için bir takım önlemler alınabilinir.

• Sıvı alınımını artırmak. Taze sıkılmış meyve suları hem sıvı ihtiyacınızı karşılar hem de iştahınızın azalmasıyla oluşan besin açığının bir kısmını telafi eder.

• İştahınız azalmışsa kendinizi 3 büyük ana öğün yemeğe zorlamayın.Bunun yerine 6 küçük öğün yapın.

• Dinlenme zamanınızı arttırın.

• Yastıklarla sırtınızı yükseltmek nefes almanızı rahatlatıp, genize doğru olan akıntıyı da azaltacaktır.

Gribin oluşturduğu rahatsızlıkları azaltmak için ilaçlar da kullanılabilinir. İlacın kullanım yolu önemlidir. Ağız yoluyla alınan bir ilaca kıyasla burun spreyi veya damla olarak kullanımda bebeğe geçen ilaç miktarı çok daha az olacaktır. Bu nedenle mümkün olduğunca lokal etkili ilaçlar tercih edilmelidir.

• Burun tıkanıklığı için serum fizyolojik veya okyanus suyu spreyleri ve buğuseptil gebeliğin her ayında rahatlıkla kullanılır.

• Soğuk algınlığı, kırıklık, kas ağrıları ve hafif ateş için gebeliğin her ayında parasetamol (minoset, parol vb) içeren ilaçlar kullanılabilinir.

• Nezle için gebeliğin 3. ayından sonra psödoefedrin içeren (sudafed,eksofed, rinogest) ilaçlar kullanılabilinir.

• Nezle için kullanılan Otrivin ve illiadin gibi ilaçlarda damarları kasan maddeler olduğundan bunlar özellikle rahim içi gelişme geriliği riski olan gebeliklerde uterin arter (rahimi besleyen damar) kasılmasına neden olarak bebeğe giden oksijenin azalmasına neden olabilir. Sağlıklı gebeliklerde ise böyle bir etki görülmemiştir.

• Boğaz ağrısı için hafif tuzlu suyla gargara veya pastiller (strepsils, viks, bepantehene) kullanılabilinir.

Ateşinizi mutlaka günde en az bir kez takip edin. Ateşiniz 38 derecenin üzerine çıkarsa ve nefes darlığı, sarı-yeşil balgam çıkarma, göğüs ağrısı, yutkunmakta yemek yemenize engel olacak şekilde boğaz ağrısı gibi şikayetleriniz olursa mutlaka doktora başvurmalısınız.

Kolaylaştıran Egzersizler

Doğumu Kolaylaştıran Egzersizler
Şayet yüksek riskli bir gebelik dönemi geçirmiyorsanız ve her şey yolunda gidiyorsa doktorunuzdan da gerekli onayı aldıktan sonra düzenli egzersiz yapabilirsiniz.
Üstelik bu sadece sizin açınızdan değil bebeğiniz için de oldukça faydalı. Hamilelik süresi boyunca alıştırma yapmayan kadınların rahatsızlıklarının arttığı görülür. Çünkü gün geçtikçe beden ağırlaşır ve yükü taşımak zor gelir. İyi bir alıştırma programı formunuzu korumanıza yardımcı olur ve hamileliğin ileri evrelerinde sizi daha güçlü kılar.
İdeal egzersiz aerobik
Bu alıştırma tarzı ritmik olduğundan, yineleyen hareketler kasların artan oksijen ihtiyacını karşılamaya yeter. Kalp ve ciğerleri hareketlendirir, elbette kasları ve eklemleri de. Bunların tümünün vücuda faydası olur. Özellikle oksijen üretimini ve kullanımını artırmaları, sizin ve bebeğiniz için olumlu bir durum. Aerobiğin sizin için tam bir alıştırma sayılması için en az 20 – 30 dakika uygulamanız gerekir.
Aerobik alıştırmaları dolaşım içinde yarar. Oksijen taşınmasının hızlanması varis ve bacaklarda şişme riskini azaltırken bebeğin beslenmesini arttırır. Kasları güçlendirirler, böylece kabızlık ve sırt ağrılarını önler. Gebeliğin getirdiği ekstra yükü daha kolaytaşımanızı sağlarlar. Bunun dışında dayanıklılığınızı arttırır ve doğuma daha kolay dayanmanızı sağlarlar. Kan şekerinizi kontrol eder, kalorileri yakar, fazla kilo almadan sizin ve bebeğinizin daha iyi beslenmesini yardımcı olurlar. Açlık hissinizi azalır ve daha iyi uyursunuz. Kendinizi iyi ve güvenli hissedersiniz. Sonuç olarak aerobik egzersizleri anne olmanızdaki bedensel ve duygusal zorluklarla daha iyi baş edebilmenizi sağlar.
Rahatlama teknikleri
Nefes alma ve yoğunlaşma egzersizleri vücudunuzla birlikte zihninizi de rahatlatır. Enerjitoplamanıza yardımcı olur ve bir işe zihnen yoğunlaşmanızı sağlar.  Vücudunuzu uyanık tutar ki tüm bunlar doğum anında size oldukça yardımcı olacak avantajlar. Rahatlama teknikleri düzenli beden hareketleri ile birlikte daha da etkili olur. Özellikle aktif alıştırmaların yasaklandığı riskli hamilelerde faydalı olur.
Uygun bir alıştırma programı
Başlangıç: Formunuzu korumaya başlamanın en iyi zamanı hamile kalmadan öncesidir.  Fakat hiçbir zaman başlamak için geç değildir, dokuzuncu ayın son günlerinde olsanız bile.
Yavaş bir başlangıç yapın:
Bir alıştırma programına başlamaya karar verdiğinizde, hızlı bir başlangıç yapmayın.  Bunlar kaslarınızın ağrımasına yol açar ve hevesiniz kaçar. 10 dakikalık ısınma hareketleri ile başlayın, daha sonra 5 dakika ağır hareketler yapın ve son aşamada 5 dakika rahatlama hareketleri uygulayın. Ağır hareketler sırasında kendinizi yorgun hissettiğiniz anda bırakın. Birkaç gün sonra vücudunuz alıştığında ve eskisi kadar yorulmuyorsanız ağır hareketlerin süresini uzatabilirsiniz.
Her alıştırmaya ısınma hareketleri ile başlama:
Her seferinde alıştırmalara başlamaya çok hevesli olduğunuzda ısınma hareketleri size sıkıcı gelebilir. Ama bu alıştırmanızın çok önemli bölümlerinden biridir. Isınma hareketlerikalp ve dolaşımın birden aşırı yüklenmesini engeller, kasların ve eklemlerin sakatlanma riskini azaltır. Koşmaya başlamadan önce yürümelisiniz, jimnastiğe başlamadan önce gerinme hareketlerini yapmalısınız ve yüzerken önce yavaş başlamalı gitgide hızlanmalısınız.
Başladığınız kadar yavaş bitirin:
Alıştırmaya aniden son vermek kaslarda kan kalmasına böylece bedenimizin başka bölümlerine ve bebeğinize yeterince kan pompalanamamasına neden olur. Baş dönmesi, fenalık hissi, fazladan kalp atışları (extrasistoller) ve bulantıya sebep olabilir. Bu nedenle alıştırmayı daha hafif egzersiz ile bitirmek gerekir. Koşudan sonra yaklaşık 5dakika yürüme, yüzme sonrası suda oynama, hemen her faaliyetten sonra gerinme hareketleri faydalıdır. Yerde yaptığınız alıştırmalardan sonra yavaşça kalkarsanız baş dönmesi ve olası bir düşmeden korunmuş olursunuz.
Saat önemli:
Yetersiz alıştırma etkisiz olur. Fazlası da insanı serseme çevirir. Bütün alıştırma süresi ısınma hareketlerinin başlangıcından gevşemenin sonuna dek yarım ile bir saat arasında olmalı. Hamilelik öncesi hiç alıştırma yapmayan kadınlar, hamileliklerinde 20 – 30 dakikaarasında egzersiz yapmalılar.
Sürekli yapın:
Arada bir yapılan alıştırma, örneğin bir hafta yapıp sonraki hafta yapmamak, size pekfayda sağlamaz. Oysa düzenli alıştırma, mesela haftada 3 – 4 kez, çok faydalı. Yorucu bir günün sonunda bitkinseniz kendinizi zorlamayın. Ama o gün sizi rahatlatacak gerinme ve ısınma hareketlerini uygulayın.
Harcadığınız enerjiyi karşılayın:
Hamilelik sırasında egzersizlerin en iyi yönü fazladan yiyebilecek olmanız. Zorlu biralıştırmanın her yarım saati için 200 – 250 kalori harcarsınız. Bunuda fazla bir yiyecek olarak bebeğinize faydalı olacak bir şekilde alabilirsiniz.
Harcadığınız sıvıyı yerine koyun:
Ağır bir hareket sırasında terleme ile kaybettiğiniz sıvıyı karşılamak üzere her yarım saatte bir bardak su tüketmelisiniz. Sıcak havalarda aşırı terlemeniz varsa ihtiyacınız daha da artacağından alıştırma öncesinde, esnasında ve sonrasında sıvı alın.
Grup ile çalışın:
Hamileler için özel hazırlanmış bir alıştırma grubuna katılın. Tek başına alıştırma yapmaktansa, bu tür gruplar özellikle kendini disipline edemeyen kadınlar için çok faydalı. Destek ve karşılıklı yüreklendirme sağlar.
Sürekli oturmayın:
Hiç ara vermeden sürekli oturmak hiç akıllıca bir hareket değil. Birde hamileyseniz dahada kötü. Bu kanın ayak toplardamarlarınızda toplanmasına yol açar. Bu kan göllenmesi ayaklarda şişme ve varisler gibi sorunlara yol açar. En azından her bir saatte 5 – 10 dakikakalkıp bir yürüyüş yapın. Otururkende derin nefes alıp verin ve ayaklarınızı daha yükseğe koyup dinlendirin.
Dikkat etmeniz gerekenler
• Gebelik süresince ağır jimnastik çalışmaları yapmayın.
• Kendinizi çok yoracak hareketlerden kaçınarak, binicilik kayak ve su kayağı gibi karnınıza zarar  verecek sporlardan uzak durun
• Gebelik süresince sırtınızı dik tutmaya ve  sırtınıza fazla yük bindirmemeye dikkat edin.
Ayrıca Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
Egzersizler, bir doktor ya da sağlık uzmanı kontrolünde başlatılmalı ve sürdürülmeli. Eğer rahim ağzının darlığı gibi tıbbi sorunlar söz konusuysa egzersiz yapılmamalı. Aşırı şişmanlık, aşırı zayıflık, diyabet gibi durumlarda doktorun onayı olmadıkça egzersizlere başlanmamalı. Egzersiz yapmak, vücut ısısını artırdığından, çok sıcak günlerde, özellikle ateşiniz de varsa ara vermek yararlı olur. Hamilelik sırasında saunaya ya da hamama girilmemelidir.

 

Kordon Kanı Depolaması

Kordon kanı depolaması
İlk defa 1988 yılında doku uyumlu kardeşin kordon (göbek bağı) kanından elde edilen kan kök hücrelerinin Fanconi anemisi (kansızlık ve kemik iliği yetmezliği ile karakterize bir hastalık) bulunan diğer kardeşe başarılı bir şekilde nakledilmesinden sonra bir zamanlar plasenta (bebeğin eşi) ile beraber atılan kordonun hayat kurtarabilen kan kök hücreleri barındırdığı fark edilmiş ve yeni doğan bebeklerden alınan kordon kanı pek çok genetik (ırsi), hematolojik (kan) , immunolojik (bağışıksal) ve onkolojik (kanser) hastalığın tedavisinde kullanılmak üzere saklanmaya başlanmıştır. Son 20 yılda tüm dünyada yaygın hale gelen kordon kanı saklanması için çoğu ticari amaçlı olmak üzere pek çok merkez açılmış ve kordon kanı bankacılığı dev bir sektör haline gelmiştir.

Ne yazık ki doğum yapmak için başvuran hastalar bu konuda yeterince ve doğru biçimde bilgilendirilmemektedir. Çoğu zaman hamile kadınlara ‘’ kordon kanı yeni doğacak bebeğiniz ve/veya aile bireylerinde ileride gelişebilecek lösemi ve lenfoma gibi kanserlerin kök hücre nakli ile tedavisinde kullanılmak üzere saklanmaktadır’’ şeklinde yeterince doğru ve aydınlatıcı olmayan bilgi verilmektedir. Bu yazıda hem hastaların hem de hekimlerin doğru biçimde bilgilendirilmesi amaçlanmıştır.

Kordon kanından elde edilecek kök hücreler kemik iliği veya kanda dolaşan kök hücrelere göre 2 açıdan üstündür: 1. Doku reddi olmaması için kemik iliği veya kanda dolaşan kök hücrelerle yapılacak nakilde tam doku uyumu gerekirken, kordon kanından elde edilen kök hücre nakillerinde bu uyumun tam olması gerekmemektedir. Başka bir deyişle vücut kısmi uyumlu bile olsa dokuyu reddetmemektedir. Bu çok önemli bir avantajdır zira tam uyumlu doku bulmak kan ve kemik iliği de dahil her türlü organ nakillerinde en büyük sorundur. Kısmı uyumlu verici bulma şansı çok daha fazladır.

2. Graft versus host (vücudun nakli ret etmesi) reaksiyonu olarak bilinen ve vericide bulunan özel bir kan hücresi (T lenfosit) aracılığı ile alıcı vücudunda başlatılan değişen derecelerde ve hızda doku hasarı (deri, karaciğer, barsak ve akciğer) ile karakterize hastalık kordon kanı kök hücreleri ile yapılan nakillerde daha az görülmektedir.

Kordon kanı tüm dünyada iki ayrı şekilde saklanmakta veya bankalanmaktadır. Bunlardan birincisi kişisel bankalama olarak bilinen ileride hastanın kendisi tarafından kullanılmak üzere saklanması, diğeri ise aynen kan bankaları gibi halka yönelik olarak kullanılmak üzere saklanmasıdır.

Kişisel bankalanma daha çok kar amacı güden şirketler tarafından sağlanmakta ve ülkemizde de en çok bu şekli ile uygulanmaktadır. Aileler kişisel kordon kanı saklamasını ya hiç bir neden olmadan (ailede kök hücre naklini gerektirebilecek herhangi bir hastalık mevcudiyeti veya şüphesi olmadan) istemekte (biyolojik sigorta); veya ailede böyle bir hastalık varsa önlem olarak uygulamaktadır. Halka açık kullanım için ise gelen kordon kanı örneklerinin ise doku tiplemesi yapılarak bu amaçla geliştirilmiş bir ağ üzerinden veri izleme ve taraması yapılmasına izin verilerek ihtiyaç olduğunda başka bir hasta için kullanılması amaçlanmaktadır.

1997 yılında Amerikan Kadın Hastalıkları ve Doğum Cemiyeti (American College of Obstetrics and Gynecology) bir açıklama yaparak ailelere bir risk değerlendirmesi ve saklanan kordon kanının dönüşü konusunda gerçekçi bilgilendirme yapılmadan kişisel amaçlı kordon kanı saklanmasının doğru olmadığını deklere etmiştir. Bunun nedenleri aşağıdaki şekilde sıralanabilir:

1. Kişisel olarak depolanan kordon kanından elde edilen kök hücrelerin hastanın kendisine nakledilmesine ait çok az sayıda çalışma vardır.

2. Kordon kanından elde edilen kök hücreler aynı hastada gelişen genetik ve metabolik hastalıkların tedavisinde kullanılamaz zira aynı genetik değişiklik potansiyeli o kök hücrelerde de mevcut olabilir.

3. Çocukluk çağı lösemilerinin (kan kanseri) tedavisinde hastanın kendi kordon kanı kök hücreleri kullanılamaz çünkü daha sonra lösemi gelişen çocukların kordon kanı kök hücreleri incelendiğinde lösemiye yol açan bozukluklar o hücrelerde de saptanmıştır.

1999 yılında ise Amerikan Çocuk Doktorları Akademisi ( American Academy of Pediatrics) yayınladığı bildiride kişisel amaçlı saklanan kordon kanına kişinin ne oranda ihtiyaç duyacağı bilinmediği ve son derece düşük olduğu tahmin edildiğinden (2700 de bir ile 200.000 de bir arasında) şayet ailede kök hücre nakli ile tedavi edilebilecek bir hastalık yoksa bu amaçla kordon kanı saklanmasını önermemekte ve bunun bir biyolojik sigorta olarak görülmesinin yanlış olduğunu belirtmektedir.

2007 yılında Amerikan Çocuk Doktorları Akademisi aynı deklerasyonu yenilemiş ve Amerikan Tıp Cemiyetinin Etik ve Hukuki İlişkiler Konseyi (The Council on Ethical and Judicial Affairs of the American Medical Association) ile Amerikan Kan ve Kemik İliği Nakli Cemiyeti (the American Society for Blood and Marrow Transplantation) bu bildiriyi destekleyen açıklamalar yapmışlardır. 2009 yılında kök hücre nakli yapan kan hastalıkları uzmanlarının ortak görüşüde bu yönde olmuştur. Avrupa birliğinin bilim ve yeni teknolojiler etiği çalışma grubu (European Commission’s Group on E thics in Science and N ew Technologies (EGE)), İngiliz Kraliyet Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanları Derneği (Royal College of Obstetricians and Gynaecologists (RCOG)) ve Dünya Kemik İliği Vericileri Birliği (World Marrow Donor Association) kendi deklerasyonlarında kişisel saklanan kordon kanı ile bebeğpin kendisi ve aile bireylerinde ileride oluşabilecek ciddi hastalıklara karşı koruyucu olacağı yönünde yapılan spekülasyonlar konusunda uyarılmaları gereğini vurgulamışlardır.

Sonuç itibari ile tüm bu dernekler ve çalışma gruplarının kişisel amaçlı kordon kanı bankalanması hakkında vardığı ortak sonuç ve önerileri şöyledir:

1. Kordon kanı saklanması hakkında bilgi edinmek isteyen çiftler kişisel ve halka açık saklanma ve işlemlerin avantaj ve dezavantajları konusunda bilgilendirilmesi,

2. Eğer ailede kordon kanı kök hücreleri ile tedavi edilebilecek bir hastalık mevcut değil ise kişisel saklamanın önerilmemesi,

a. Kord kanın kök hücrelerindede kanser öncesi değişimler tespit edilmesinden

b. Hastanın kendi kord kanına ihtiyaç duyma oranının düşüklüğünden dolayı

3. Kordon kanı alınmasının doğum sonunda kordonun klempleme zamanlamasını değiştirmemesi grektiği,

4. Kordon kanını saklayan şirketlerin kök hücrelerinde tespit edilen anormal sonuçları aileye bildirme zorunluluğu getirilmesi,

5. Kordon kanı alınmasının zor komplike olmuş doğumlarda önerilmemesi,

6. Kordon kanının saklanmasını öneren kişi veya kurumların kanı saklayan kişi veya kurumlara herhangi bir ticari veya diğer bağlantıları olmadığı konusunda aileye bilgi vermeleri gerektiği vurgulanmaktadır.

Gebelikte Tarama Testleri

Gebelikte Tarama Testleri

Gebelik sırasında Down Sendromu ve nöral tüp defektleri için yapılan testler genellikle gebeliğin 15-20. haftalarında yapılmaktadır. Bu tarama “üçlü test” adı verilen test ile yapılmaktadır.
Ancak testin geç dönemde yapılması, sonuçlarının geç çıkması ve sonuç olarak anormal bir sonuç çıkması durumunda, gebelik sonlandırılması işleminin 20-22 hafta gibi geç bir döneme dek gelmesi hastalar açısından önemli bir dezavantaj oluşturmaktadır. Gebeliğin bu dönemde sonlandırılması hasta açısından önemli psikolojik sorunlara yol açabilmektedir. Ayrıca üçlü testin anomali saptama açısından duyarlılığının yüksek olmaması da ikinci önemli sorunu oluşturmaktadır.
İkili Test
Bu nedenle son zamanlarda Down sendromu taraması için gebeliğin daha erken bir döneminde, 11-14. haftalar arasında yapılan ve “ikili test” adı verilen bir test klinik olarak uygulanmaya başlamıştır. İkili test kısaca PAPP-A ve serbest b-hCG adı verilen iki hormonun kanda ölçülmesi ile yapılan bir risk oranına dayanmaktadır. İkili testin avantajları arasında gebeliğin daha erken bir döneminde yapılması ve anormal bir sonuç durumunda daha fazla tanısal test seçeneğinin (koryonik villus örneklemesi, erken veya geç amniosentez) olması, anomalili bebek durumunda ise gebelik sonlandırılmasının daha erken bir dönemde yapılabilmesidir. Ayrıca testin duyarlılığı üçlü test ile karşılaştırıldığında daha yüksek olarak rapor edilmektedir. Testin en önemli dezavantajı ise nöral tüp defektlerini saptayamamasıdır.
Sadece ikili test yapılması durumunda Down Sendromu olan bebeklerin %60saptanabilmektedir. Aslında bu rakam üçlü test ile saptanan Down Sendromlu bebek sayısından farklı değildir, ancak ikili testte yalancı pozitif oranı daha düşüktür. Ayrıca ikili teste ek olarak ultrasonografide “ense kalınlığı” ölçümü ile bu oran %85-90lara ulaşmakta ve yalancı pozitiflik oranı % 5e düşmektedir.
Nuchal Translucency (Ense Kalınlığı):
Gebeliğin 11 hafta 1 gün ve 13 hafta 6 gün dönemi arasında ultrasonografik olarak yapılan ense kalınlığı ölçümü ile Down Sendromu olan bebeklerin % 60ı ve özellikle kalp anomalileri olmak üzere diğer bazı anomaliler saptan abil mektedir. Ense kalınlığı ölçümü ile ikili test sonuçlarının kombine edilmesi ile daha öncede belirttiğimiz gibi Down Sendromu olan bebeklerin %85-90 saptanabilmektedir. Burada en önemli sorun ense kalınlığı yapan hekimlerin belirli bir eğitimden ve yeterli deneyimden geçmelerinin gerekliliğidir. Sonuç olarak ikili test, ense kalınlığı ve gebenin yaşının kombine edilmesi ile bir risk verilmekte ve bu riskin 35 yaşındaki bir gebe için belirlenen riskten daha yüksek olması durumunda diğer tanısal işlemlere geçilmektedir.
Üçlü Test
Üçlü test anne kanında alfafetoprotein (AFP), b-hCG ve unkonjuge estradiol ölçümlerine dayanarak yapılan bir risk hesaplamasıdır. Burada ortaya çıkan risk 35 yaşındaki kadınlar için belirlenen riskten daha yüksek ise amniosentez önerilmektedir. Üçlü test ile ikili testten farklı olarak nöral tüp defektlerinin riskide belirlenebilmektedir. Genel olarak üçlü test ile Down Sendromu olan bebeklerin % 60ı, üçlü test ve ultrasonografide anomali taraması ile ise % 85i yakalanabilmektedir. Bazı çalışmalarda üçlü testte çalışılan hormonlardan b-hCGnin daha önemli olduğu gösterilmiştir. Son zamanlarda kanda üçlü teste ek olarak inhibin-A düzeylerine de bakılarak (Dörtlü-quadriple test) testin duyarlılığının arttığı gösterilmiştir.
Tarama Testleri ile İlgili Olarak Sık Sorulan Sorular
Hangi test daha iyi?
Şu an için duyarlılık ve yalancı pozitif sonuçların daha az olması dolayısı ile ikili testin daha iyi olduğu söylenebilir. Son zamanlarda yayınlanan bir çalışmada Down Sendromu tarama testleri arasında yapılan bir karşılaştırmada en iyi test Ense kalınlığı+PAPP-A+dörtlü test kombinasyonu olarak yapılmıştır. Bu kombinasyonda Down sendromu saptama oranı %85 ve yalancı pozitiflik %0.8 olarak rapor edilmiştir. Ancak şu an için bu kadar geniş bir tarama önerilmemektedir.
Hem ikili test, hem de üçlü test yapılmasına gerek var mıdır?
Her iki test birlikte yapıldığında yalancı pozitif oranında bir azalma olduğu rapor edilmekle birlikte, tam tersine amniosentez oranında bir artmaya yol açacağı da öne sürülmektedir. Şu an için bu konu da henüz bir görüş birliği olmamakla birlikte sadece tek test yapılması görüşü ağırlık kazanmaktadır.
İkili testte nöral tüp defektleri saptanmadığına göre başka bir teste gerek var mıdır?
İkili test yapılan ve sonucu normal olan hastalarda gebeliğin 16-20. haftalarında alfafetoprotein düzeylerine bakılarak nöral tüp defekti riskine bakılmalıdır.
İkili veya Üçlü test ikiz veya diğer çoğul gebeliklerde de aynı sonucu verebiliyor mu?
Çoğul gebeliklerde testlerde kullanılan hormonlar için bir sınır değer belirlenemediği için testlerin yararlılığı oldukça sınırlıdır. Çoğul gebeliklerde Down sendromu taraması için şu anda en iyi test ense kalınlığı ölçümü olarak kabul edilmektedir.
Test sonuçları anormal ise ne yapılmalıdır?
Test sonuçları anormalse girişimsel tanı yöntemlerine geçilir. İkili test sonuçları anormalse koryon villus örneklemesi, erken amniosentez veya geç amniosentez yapılabilir. Üçlü test anormalse amniosentez yapılır.
İkili veya üçlü testin anormal olması bebeğin anormal olduğunu göstermez. İkili testi anormal olduğu için amniosentez yapılan her 30 hastadan 1 tanesinde ve üçlü testi anormal olduğu için amniosentez yapılan her 40 kadından bir tanesinde sonuç gerçek pozitif olarak saptanmaktadır. Aslında bazı çalışmacılar üçlü testi anormal olan hastalarda ultrasonografik olarak bebek normal ise testte belirlenen riskin 2-3 kat azaldığını öne sürmekte ve amniosentez kararını yeni risk hesaplamasına göre vermektedir.
35 yaşından sonra testlere gerek var mıdır, direk amniosentez mi yapılmalıdır?
A.B.Dde 35 yaşın üzerindeki annelere rutin olarak amniosentez önerilmektedir, ancak hasta bunu redetme hakkına sahiptir. Bizde kliniğimizde 35 yaşın üzerindeki bütün hastalara amniosentez öneriyoruz. Ancak bu konuda önde gelen İngilteredeki bir grup test sonuçları normal ve detaylı ultrasonografi sonuçları normal ise amniosentezi rutin olarak önermemektedir. Unutulmaması gereken test sonuçlarının ve detaylı ultrasonografi sonuçlarının normal olması Down Sendromunu %85-90 oranında ekarte etmektedir.
Tüp Bebek Gebeliklerde Taramada Bir Farklılık Var mıdır?
Tüp bebekte özellikle şiddetli erkek faktörü nedeniyle mikroenjeksiyon uygulanan hastalarda teorik olarak anomali oranının daha yüksek olması beklenir. Daha önce yayınlanan anomali oranında önemli bir farklılık rapor edilmemekle birlikte son çalışmalarda anomali oranında hafif bir artış olduğu görülmüştür. En azından teorik kaygıla rdan dolayı mikroenjeksiyon grubunda rutin koryon villus örneklemesi veya amniosentez gibi girişimsel tanı yöntemlerine başvurulması gerektiğini öne süren çalışmacılar bulunmaktadır. Ancak bu gebeliklerden uzun bir bekleme süresi sonunda elde edilmesi ve çiftlerin en küçük bir riski göz önüne almakta oldukça zorlanmaları nedeniyle bu testlerin rutin olarak yapılması son derece zordur. Bu nedenle bu hastalarda da normal gebeliklerde olduğu gibi kanda tarama testleri yapılmaktadır. Tüp bebek hastalarında kanda yapılan testlerde yalancı pozitiflik oranı daha yüksek olmakla birlikte girişimsel tanı yöntemlerine geçiş kriterleri açısından şu an için bir farklılık bulunmamaktadır.
Bu testler dışında duyarlılığı kesin olan bir test var mıdır?
Şu an için sonuçlar çok iyi olmamakla birlikte gebeliğin ilk üç ayında anne kanından elde edilen bebek hücrelerinden bebeğin kromozom yapısı belirlenebilmekte ve bu ilerisi için oldukça ümit verici görünmektedir.

 

Gebelik ve Beslenme

Gebelik dönemi ve beslenme
Gebelik kadınlar için doğal fizyolojik bir olay olması kadar çok da özel bir dönemdir. Bu özel dönemde yeterli ve sağlıklı beslenmek hem anne, hem de bebek sağlığı için oldukça önem taşır. Gebelik dönemi beslenmesinde amaç bir taraftan bebeğin büyüme ve gelişimini sağlarken diğer taraftan da annenin fiziksel ihtiyaçlarının sağlayarak besin depolarını tamamlamak olmalıdır.Gebelik döneminde beslenmenin gerektiği kadar olması ve her besin grubunun dengeli olarak alınması yeterlidir. “İki canlı olma” nedeni ile aşırı besin tüketiminin, bebeğin gelişimine bir faydası yoktur. Peki, bu durumda anne adayı hem bebeğinin, hem de kendisinin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde hangi besin gruplarından günlük olarak ne kadar tüketmelidir? Bunun için besin gruplarını tanıyalım:

Besin gruplarından ilki büyüme ve gelişme için oldukça önem taşıyan proteinden zengin et grubudur. Bunun yanı sıra B vitaminleri demir ve çinkodan da oldukça zengin olan bu besin grubuna kümes hayvanları, balık, kırmızı et, kurubaklagil ve yumurta girmektedir. Kişisel gereksinimlerin değişeceği de göz önünde bulundurularak pratik bir öneri sunacak olursak; normal ağırlıkta ve normal fiziksel faaliyete sahip bir anne adayının günlük protein gereksinimine ek olarak 10 gr protein önerilir ki bu da tüketmesi gereken et grubuna gebelik döneminde 1-2 porsiyon ek yapması anlamına gelir ve bu miktar toplam olarak günlük 3-4 köfte büyüklüğünde ete, tavuğa, yumurtaya veya peynire denk gelmektedir. Alınan günlük proteinin, %60-70’inin vücutta tam kullanılabilir (yani bio yararlılığı yüksek) protein kaynağından alınması önerilir. Bunlar da hayvansal kaynaklı besinlerden sağlanabilir. Vejetaryen olan ve protein gereksinimlerinin büyük bir kısmını bitkisel kaynaklı besinlerden sağlayan anne adaylarına öğünlerinde mutlaka kaliteli protein kaynakları bulundurmaları önerilir. Bunun için kuru baklagiller, soya fasulyesi, soya sütü, tofu gibi gıdalar alınabilir.

Diğer bir besin grubu ise protein ve kalsiyumdan zengin olan süt ve süt ürünleridir. İskeletin oluşumunu sağlayan, kemik ve dişlerin yapısında yer alan kalsiyum, fosfor ve magnezyum gibi mineralleri içermeleri nedeniyle gebelik döneminde oldukça gereklidirler. Bu dönemde anneden bebeğe kalsiyum taşınır. Beslenmede yeterli kalsiyumun alınmaması gereksinimlerin artmasıyla beraber annenin kemiklerinden çekilerek kemiklerin zayıflamasına neden olur. Süt grubu besinlere süt, yoğurt, peynir ve ayran girmektedir. Günlük hayatta normal koşullarda kalsiyum ihtiyacımızın karşılanması için gerekli 2 su bardağı süt veya yoğurt ve ek olarak peynir tüketimimiz yeterli olurken gebelik döneminde bu miktarı yine kişisel gereksinimleri göz önünde tutarak 1 su bardağı kadar artırdığımızda günlük gereksinimiz karşılanmış olur.

Günlük enerji ihtiyacımızın çoğunu tahıllardan karşılarız. Ekmek, pirinç, makarna, bulgur, patates gibi besinler bu grubun içerisinde yer almaktadır. Kişiye bağlı olarak değişmekle beraber sağlıklı yetişkin bir kadın için günlük ortalama 8–10 porsiyon tüketilmesi gereken bu besin grubuna hamilelik döneminde 1–2 porsiyon ek yapılması bu dönemdeki gereksinimi karşılamak için yeterli olacaktır.

Vücudumuz için gerekli vitamin, mineral ve posa ihtiyacımızı karşılamaya yardımcı diğer iki grup ise sebze ve meyvelerdir. Bu besin gruplarından günlük minimum 5–6 porsiyon tüketilmesi gebelik döneminde ihtiyaçların karşılanması için yeterli olacaktır. Böylece gebelikte sıklıkla karşılaşılan kabızlık sorunu azalacak ve birçok sağlık sorunu yaratan aşırı kilo alımı engellenecektir.

Diğer bir gerekli besin grubu da yağlardır. Önemli olan yağları tüketirken uygun yağ asitlerini bir arada kullanmaya özen gösterilmelidir. Pratik bir öneri olarak haftada 2 kez balık tüketilmesi ile birlikte her gün bir miktar zeytinyağı ve buna eşit miktarda mısırözü, soya yağları veya az miktarda fındık, badem tüketilmesi bu yağ asitlerinin dengelenmesini sağlayacaktır.

ÖNEMLİ YAĞ ASİTLERİ VE KAYNAKLARI 

Omega 3: Ton balığı, somon, sardalye, uskumru, konola yağı

Omega 6:soya yağı, ay çiçek yağı, mısırözü yağı

Omega 9: fındık ve zeytinyağı, ceviz, fındık yağı

GEBELİKTE BAZI VİTAMİN VE MİNERALLERİN BESLENMEYLE ALINMASI 

Anne adaylarının özellikle yeterli almaları gereken bir vitamin olan folik asit B grubu vitaminlerindendir. Yetersizliğinde bebeğin gelişiminde olumsuz etkileri bilinen folik asitin bu dönemde günlük 400-800 mikrogram alınması tavsiye edilir. Folik asidin en iyi kaynağı, karaciğer, diğer organ etleri, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, tam buğday unu ve yağlı tohumlardır. Daha fazla folik asit alabilmek için normal beslenmemize 4 çorba kaşığı kurubaklagil veya 1 dilim tam buğday ekmeği veya 1 su bardağı portakal suyu veya 1 kase ıspanak salatası eklemek yeterli olacaktır.

FOLİK ASİT KAYNAKLARI mcg

Yarım kase haşlanmış ıspanak 130

Yarım kase kurubaklagil haşlama 125

Portakal suyu(1 bardak) 110

Tam buğday (1/4 kase) 80

Avokado 1/2 55

Yağsız süt (250 cc) 15

Kuru fıstık(30 gr) 40

Kıvırcık(125 gr) 40

Gebelik öncesi ve gebelik boyunca anne adaylarının besinleriyle veya ek olarak takviye edilmeleri gereken demir önemli bir mineraldir. Anne adaylarının demirden yeterli beslenmeleri bebeğin beyin gelişimini olumlu olarak etkileyeceği gibi sıklıkla görülen demir eksikliğine bağlı oluşabilecek kansızlığı da önemli ölçüde engeller. Gebelik döneminde kişisel farklılıklar da göz önünde bulundurmak kaydıyla günlük 25-27 mg demir almaları yeterli olacaktır. Demir yiyeceklerde iki formda bulunur.

Heme formunda demir: Et, balık, tavuk, hindi, yumurta gibi hayvansal gıdadan alınır. Vücut tarafından emilimi daha yüksektir. Heme formunda olmayan demir: Bitkisel kaynaklı demir içeren gıdalar bu formdaki demiri içerirler.

Demirin vücutta daha iyi emilebilmesi için bir C vitamini kaynağıyla beraber tüketilmesi tavsiye edilir. Bunun yanında kahve, çay gibi içeceklerdeki bazı bileşikler, baklagillerde bulunan fitik asit demirin emilimini azaltabilir.