Cinsel Organ Estetiği

Genital bölgeye yönelik olarak yapılan estetik ameliyatlar son yıllarda oldukça yaygınlaştı. Genital bölgesinde estetik problemi olan bir çok kadın bu durumdan psikolojik olarak olumsuz etkilenmekte, bu da partneriyle uyum problemlerine ve ilişkiden zevk almamaya yol açmaktadır. Bu problemlerin başında vulva ya da labia bölgelerindeki sorunlar gelmektedir. Vajen dudakları bazen doğuştan bazen de sonradan büyük ve sarkık halde olabilir. Cinsel organ görünümlerini beğenmeyen kadınlar bikini ya da dar pantolon giymekten kaçındıkları gibi partnerlerine çıplak görünmekten de rahatsız olabilmektedirler. Bu durum zamanla cinsel ilişkiden soğumaya ve partneriyle aralarında problemlere neden olabilmektedir. Oysa sağlıklı ve mutlu bir birlikteliğin yolu öncelikle kişinin kendine duyduğu özgüvenden geçmektedir. Bu tür ameliyatlarla sağlanan görüntünün düzeltilmesinden daha fazlasıdır. Bu problemini ortadan kaldıran kadın psikolojik olarak da bir rahatlığa kavuşmaktadır.

Bazen dış dudaklar ve pubis bölgesi olarak adlandırdığımız ters üçgen şeklindeki bölge aşırı dolgun olabilir. Buna bağlı aşırı terleme, mantar enfeksiyonları ve kötü koku ortaya çıkabilir. Bu bölgenin dolgun olması özellikle bikini giyildiğinde estetik olmayan bir görünüme neden olur. Bu tür bir dolgunluk durumunda liposuction ve büyük dudakların küçültülmesi yoluyla problem ortadan kaldırılabilir. Bu tür ameliyatlar için kadının o zamana kadar cinsel ilişkiye girip girmediği ya da çocuk doğurup doğurmadığının bir önemi yoktur. Bu tür uygulamalar için genital organların gelişim sürecinin bittiği ergenlik döneminin tamamlanması yeterlidir. Bu işlem kızlık zarına zarar vermez.

Bazen de tersi bir durum olan vajen dış dudaklarının dolgunluğunu yitirmesi söz konusu olabilir. Bu durumda vücudun başka bir bölgesinden alınan yağ dokusu ile vajen dış dudakları dolgun bir görünüme kavuşturulabilir. İşlem sonrası uymanız gerekenler konusunda doktorunuz sizi bilgilendirecektir.

Cinsel Bölge Estetiği (Labioplasti)

Son yıllarda, yaygın olarak yapılan burun estetiği, meme ameliyatları gibi ameliyatların
dışında, kadın dış genital bölgesine yönelik estetik ameliyat taleplerinde de artış gözlenmiştir.
Kadın dış genital bölgesi estetikleri içinde en sık olarak yapılan estetik müdahale
labioplasti olarak adlandırılan Labia minoraların (iç dudakların) küçültülmesi ameliyatıdır.
Labia minoraların (iç dudakların), dış dudaklardan dışarı sarkacak şekilde belirgin
olması kadınlarda fiziksel ya da psikolojik olarak bu durumun düzeltilmesi ihtiyacını doğurabilir.
Cinsel ilişki sırasında ağrı, spor yaparken, mayo veya dar kıyafetler giyildiğinde sorun olması ya
da sadece görsel olarak problem teşkil etmesi neticesinde kadınlar dış genital bölge estetiği(labioplasti) için
plastik cerrahlara başvurabilmektedir.

İç dudaklar ( Labia minoralar) neden büyür?
İç dudakların normalden daha büyük olmasının kesin sebebi belli değildir. Pek çok
faktörün etkili olabildiği düşünülmektedir.
– Hormonal etkiler
– Genetik faktörler
– Yaşa bağlı değişiklikler
– Doğum yapmak
– Yer çekimi etkisi gibi…

Labioplasti (iç dudak estetiği) nedir?
Labia minoralardaki aşırı büyüme durumunda, iç dudakları küçültmek için yapılan
ameliyata labioplasti denir. Labioplasti ameliyatı bölgesel uyuşturma ya da genel anestezi ile
yapılabilen yaklaşık 45 dakika – 1 saat süren bir müdahaledir. Bu ameliyat kızlık zarına zarar
vermez, bu sebeple bu ameliyat bakire bayanlara yapılabilir. Labioplasti ameliyatı hamile
kalmaya veya doğum yapmaya herhangi bir engel oluşturmaz. Hasta ameliyattan 3-4 hafta sonra
cinsel ilişkiye girebilir.

Henüz doğum yapmamış bir kadın labioplasti yaptırabilir mi?
Labioplasti ameliyatında sadece genital bölgedeki sarkmış iç dudaklar küçültüldüğü için
bu ameliyat hamileliğe engel değildir. Bu ameliyatı olmuş bir kadın ileride rahatlıkla sezeryan
ya da normal doğum yapabilir.

Labioplasti ameliyatından sonra nelere dikkat etmek gerekir?
Labioplasti ameliyatından sonra iyileşme sürecinde hafif bir ağrı ve şişlik
gözlenmektedir. Bu bölgede iyileşme hızlı olmakta ve yaklaşık 1 hafta- 10 gün içinde
tamamlanmaktadır. Bu süreçte bölgenin temizliğine dikkat edilmeli ve doktor tarafından
önerilen temizleme ve bakım koşullarına uyulmalıdır. Ameliyattan 2 gün sonra ılık su ile duş
alınabilir ve 3-4 hafta sonra cinsel ilişkiye girilebilir. Bu ameliyatta kendiliğinden eriyen dikişler
kullanıldığından, ameliyattan sonra dikiş almak gerekmez. Çalışan hastalar genellikle 2-3 gün
içerisinde işlerine dönebilmektedirler.

Down Sendromu

Down Sendromu nedir?

Down Sendromu (Mongol bebek, Trizomi 21), insanlarda en sık görülen kromozom anomalisi şeklidir. Dünyada doğan bebeklerin yaklaşık 600-700 de biri Down Sendrom’lu olarak doğmaktadır. Down Sendromu, zeka geriliği ve çeşitli nedenlerle erken yaşlarda ölümle sonuçlanması nedeni ile önemli ailesel ve toplumsal sorunlardan biridir.

Down Sendromu neden oluşur?

Normal insan hücrelerinde 46 kromozom vardır. Bunların 22 çifti otozomal denilen ve yapısal özellikleri belirleyen genleri içeren kromozomlar, 1 çifti ise cinsiyeti belirleyen kromozomlardır. Tıbben numaralandırılmış olan bu kromozomlardan 21. kromozomun 2 adet yerine 3 adet olması halinde Trizomi 21 denilen Down Sendromu tablosu ortaya çıkar.

Kadında yumurta hücrelerinin bölünmesi sırasında kromozomlar 23 tek olarak ayrılırlar. Yani bölünme sırasında, 1 hücreden 2 hücre oluşurken, bu hücreler 46 kromozomun yarısını, yani 23’er tanesini alırlar. İşte bu bölünme sırasında 21. kromozomda ayrılma olmazsa bölünenik hücreden birinde 21. kromozom yoktur, diğerinde ise 2 adet vardır. Sonuçta, sperm hücresi 21.kromozomun çift olduğu hücreyi döllerse ve gebelik gelişirse Trizomi 21 durumu ortaya çıkar.

Trizomi 21 özelliğinde olan döllenmiş hücrelerin yarısından fazlası daha ileri aşamalar gidemez ve gebelik düşükle sonuçlanırken, geri kalanlarda gebelik devam eder ve bebekte hastalık tablosuna neden olurlar.

Down Sendromlu bebekler nasıl anlaşılır?

Down Sendromlu bebekler doğduklarında tipik bir yüz görünümleri vardır. Baş nisbeten küçüktür, kafanın arka kısmı yassıdır. Ense kısa, geniş, derisi gevşek ve boğumludur. Burun kökü yassıdır, kulaklar aşağıdadır. Dil ağıza göre büyük ve dışarı taşkındır. Parmaklar kısa ve künttür. Avuç içlerinde enine çizgi vardır. Serçe parmak kısa ve içeri kıvrıktır. Kalp ve sindirim sistemi hastalıkları sıktır. Kalpte delik veya büyük damar hastalıkları görülebilir. Yenidoğan veya çocukluk çağında kan kanserine yakalanma olasılığı artmıştır. En önemli özellik, zeka düzeyinin (IQ) düşük, ortalama 50-60 civarında olmasıdır.

Kimler Down Sendromlu bebek doğurma riskindedirler?

Anne yaşının ileri olması durumunda risk artmakla birlikte, hastalık her yaştaki gebelerde görülebilir (Şekil 1). Özellikle Trizomi 21 olgularının % 80’i 35 yaştan önceki gebeliklerde görülmektedir. Bu nedenle tüm gebelikler yaşa bakılmaksızın tarama testleri ile kontrolden geçirilmelidir. En sık kullanılan testler: 3. ayda NT (Nukhal kalınlık), 4. ayda Üçlü Test’tir.

Aşağıdaki durumlarda Down Sendromu görülme riski yüksek olduğundan, Amniosentez (bebeğin su kesesinden sıvı alınması) veya Kordosentez (bebeğin göbek kordonundan kan alınması) işlemi yapılmalıdır:

1. İleri anne yaşı

2. NT ölçümünün yüksek olması

3. İlk trimester tarama testinde yüksek risk

4. Üçlü testte yüksek risk saptanması

5. Ultrason’da Down Sendromu düşündürecek bulgularıın olması

6. Daha önce Down Sendromlu bebek doğurmuş olmak

7. Aile bireylerinde Down Sendromlu birey olması

8. Tekrarlayan ölü doğum veya düşüklerin olması

Ultrason muayenesinde Down Sendromu düşündüren bulgular nelerdir?

Ense katlantısı kalınlığında artış

Burun kemiğinin olmamaması veya az gelişmiş olması

Kol veya bacak kemiğinin çok kısa olması

Barsaklarda normalden daha yoğun görünüm

Böbreklerde hafif derecede sıvı toplanması

Kalpte yapısal anomali

Renkli Doppler ultrasonda Triküsbit yetmezlik

DOWN SENDROMLU BEBEKLERİN ANCAK YARISINDA ULTRASON BULGULARI OLDUĞU, BUNLARIN BÜYÜK KISMININ NORMALDEN HAFİF SAPMALAR OLDUĞU, DİĞER YARISINDA HİÇBİR BULGU OLMADIĞI UNUTULMAMALIDIR

Bebekte Down Sendromu saptandığında ne yapılabilir?

CVS, amniosentez veya kordosentez sonucuna göre bebeklerinin Down Sendromlu olduğunu anlayan aile, gebeliğin devamına veya sonlandırılmasına karar vermekte serbesttir. Gebeliğin sonlandırılması istenecekse bunun anne ve babanın rızası ile ve gebeliğin 22. haftasından önce olması gereklidir.
Diğer Kromozomal anomalilerin saptanması

Amniosentez veya kordosentez sonucunda diğer kromozomal anomaliler de saptanabilir. En sıklıkla 13., 18., kromozomlarda fazlalıklar, cinsiyet kromozomu eksikliği (45X), cinsiyet kromozomu fazlalığı (47 XXX, XXY, XYY) görülmektedir. Bu bebeklerin canlı doğması veya normal yaşam sürmeleri hemen hemen imkansızdır. Bu nedenle, aile detaylı bilgileri hekimden elde ettikten sonra gebeliğin sonlandırılmasını isteyebilir.

Amniosentez

Amniosentez anne karnında (prenatal) tanı amaçlı, ideal olarak gebeliğin 16-20.haftaları arasında yapılabilen, fetusun (bebeğin) anne karnında içinde bulunduğu sıvıdan Ultrason eşliğinde ince bir iğne yardımı ile girilerek örnek alınması işlemidir. Bu işlem;

1-Yüksek riskli ikili, üçlü ve dörtlü tarama testi sonucunda kesin tanı amacına yönelik olarak,

2-İleri yaş gebeliklerinde

3-Ailede bilinen genetik geçişli hastalık varlığında

4-Daha önce Down sendromlu bebeği olan gebelerde

5-Gebelikte bazı enfeksiyonların aktif belirteçlerinin (toksoplazmosis gibi) pozitif olması durumunda aktif enfeksiyon ve fetusun (bebeğin) etkilenme durumunu netleştirmek için,

6- Bazen bebeğin suyunun fazla olduğu durumlarda (polihidramnios) basıncı azaltmak amacıyla sıvı boşaltmak için (bu endikasyonla daha ileri haftalarda da yapılabilir) gibi nedenlerle yapılabilir.

Bu işlem Ultrason eşliğinde yapıldığından ve görerek girildiğinden iğnenin bebeğe zarar vermesi söz konusu olmamaktadır. Ancak yine de invaziv(girişimsel) bir işlem olduğundan gebeliğin kaybına (düşüğe) sebep olabilmektedir. Ehil ellerde amniosentezin düşüğe sebep olma riski 250-300’de 1 dir.

Burada Ultrason cihazının görüntü kalitesi,uygulama esnasında hijyen-antisepsiye uyulması, ve en önemlisi hekimin bu konudaki deneyimi oldukça önemlidir.

Genetik tanı amaçlı olarak alınan amnion sıvısından moleküler genetik yöntemler olan QF-PCR ve FISH yöntemleri ile %95-99 doğrulukla birkaç gün içinde sonuç alabilmek mümkün olmaktadır. Ancak 3 hafta süren hücre kültürü sonrasında yapılan SİTOGENETİK İNCELEME daha güvenli sonuç verdiğinden mutlaka yapılması önerilir.

4 Boyutlu Ultrason

4 boyutlu ultrason bir teknoloji mucizes idir. Bu cihazla bebeğin anne karnında gerçek ve eş zamanlı hareketlerini izlemek mümkündür. Bu cihazla bebeğinizi gerçek şeklinde görüntüleyip, bu görüntüleri CD’ye aktarmak mümkündür.

3 boyutlu ultrasonda alınan görüntünün, 3 boyutlu şekilde görünür hale gelmesi 10-15 dakika zaman gerektiriyordu. Bilgisayar teknolojilerindeki gelişmeler bu süreyi çok kısalttı ve hareketler de görünür hale geldi ve bu da 4 boyutlu ultrason olarak adlandırıldı. Burada 4. boyut olarak tanımlanan zaman faktörüdür ve incelemenin eş zamanlı yapıldığını ifade etmektedir.

4 boyutlu ultrason cihazları iki boyutlu inceleme özelliğinin yanı sıra, renkli doppler ve 3 boyut özelliğini birlikte barındırırlar. Bu yüzden oldukça pahalı cihazlardır ve tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sadece belirli merkez ve kurumlarda bulunmaktadır.

Esas olarak 3 veya 4 boyutlu ultrasonografi klasik 2 boyutlu ultrasonografi kullanımını gereksiz kılacak bir yöntem değildir. Ancak, klasik ultrasonografide saptanması güç olan veya deneyim isteyen bazı durumlarda avantaj sağlamaktadır. Özellikle bebeğin dış yapısının incelenmesinde avantajlıdır.

Örneğin, yarık damak ve dudak anomalilerinin saptanmasında, kol ve bacaklardaki bazı detay anomalilerin görülmesinde, nöral tüp defektlerinde 3 veya 4 boyutlu ultrasonografi daha detaylı bilgi verebilmekte ve incelemeyi kolaylaştırabilmektedir.

Buna karşılık, 2 boyutlu ultrasonografi bebeğin iç organlarını değerlendirmede 3 boyutlu ultrasonografiden üstündür.

4 boyutlu ultrasonografinin belki hayati gibi görünmese de aslında en önemli avantajlarından biri, anne ve baba adaylarının doğmamış bebeklerinin gerçek görünümünü görmeleri ile normalde doğumdan sonra kurulması beklenen duygusal bağların daha önceden oluşmasıdır. Gerçektenden de bebeğini ekranda gören annenin heyecandan ağladığına şahit olarak bunun doğruluğunu sık sık yaşıyoruz. Bebeklerini önceden gören anne adaylarının gebeliklerinin geri kalan kısmını daha rahat geçirdikleri de iddia edilmektedir.

Ultrasonda 4 boyutlu görüntü almak bazı koşulları gerektirir. Öncelikle incelemek istediğimiz kısmın önünde amniyon sıvısının yeterli olması gerekir. Bu nedenle, ara sıra bebeğin pozisyonundan ötürü istenen görüntü o an için alınmayabilir. Ancak, inceleme süresinin uzatılması veya nadiren olduğu gibi daha sonra tekrar yapılması ile bebeğin pozisyonunun değişme şansı arttığından istenen görüntüler elde edilebilir.

Görüntüleri ister basılı olarak ister CD’ye kaydedilmiş olarak alabilirsiniz. Hatta, video formatında CD’ye kaydedip bunları daha sonra seyretmek ve yakınlarınıza seyrettirmek de mümkündür.

4 boyutlu ultrasonun avantajları

4D Ultrason cihazları ile çok erken döneminde cinsiyet, yarık damak, yarık dudak, eksik parmak, beyin ve omurilikten kaynaklanan rahatsızlıkların erken tanısı konulabilmektedir.

Ense kalınlığı ölçümüyle görülen “mongolizm” (Down sendromu) 4D ultrason sayesinde 3. ayda taranabilmektedir.

Yine, dört boyutlu ultrasonlar ile çiftlerin ayrı bir mutluluk ve farklı bir heyecanla bekledikleri ikiz, üçüz bebeklerin gelişimi de daha net bir şekilde izlenebilmektedir.

4D ultrasonlar geleneksel iki boyutlu inceleme özelliğinin yanı sıra hem renkli doppler hem de 3. boyut özelliğini birlikte içermesi ile bebek heyecanına kapılan ailelere üçüncü aydan itibaren cinsiyeti öğrenme ve renkli fotoğraflarını alma fırsatı tanımaktadır.

Siyah beyaz ve 2 boyutlu ultrasona göre anne karnındaki bebeğin hem bir buçuk ay daha önce görüntülenmesine hem de net fotoğraf kalitesindeki renkli görüntüsünü elde etmeye olanak sağlayan 4 boyutlu (eş zamanlı) renkli ultrason, anne babaların hamileliğin 3. ayından itibaren bebeklerinin fotoğrafına kavuşmalarını sağlamaktadır.

Lohusalık

Plasenta ve bebeğin doğumundan sonra başlayan anne vücudunda gebelik sırasında meydana gelen fizyolojik değişikliklerin ortadan kalkması ve genital organların gebelikten önceki şekline dönmesine kadar olan döneme lohusalık dönemi denilmektedir. Ortalama 5 hafta kadardır. Ancak annedeki organ ve sistemlerin gebelik öncesindeki haline dönmesi aylarca da sürebilir. Rahim küçülür, emzirme rahimin küçülmesinde önemli bir faktördür. Lohusa doğumdan sonra ilk 24 saat içinde mutlaka görülmelidir, doğum sonrası kanama miktarı oldukça önemlidir. Özellikle ilk 2 saat annenin kanamasının dikkatli takip edilmesi gereken bir dönemdir.

Doğumu izleyen dönemde adet, emzirmeyen kadınlarda 6-8 hafta içerisinde başlar, emziren kadınlarda ise daha geç başlayabilir. Ancak emzirme her zaman adet mekanizmasını baskılamaz, meme verdiği halde gebe kalan kadın sayısı göz ardı edilemeyecek kadar fazladır. Bu nedenle lohusaya aile planlaması konusunda eğitim ve danışmanlık verilmelidir. Doğumu izleyen ilk 2 gün lohusaya sıvıdan zengin bir diyet verilir. Diyet protein, meyve, sebze içermelidir. Bunun yanında aşırı beslenmeden kaçınılmalıdır. Lohusalıkta günlük beslenme ihtiyacı 2600-2800 kcal. dir.İlk günlerde ağır, posalı ve gaz yapan yemekler verilmemelidir. Ayrıca lohusaya sigara, alkol gibi sütle bebeğe geçeceği hatırlatılarak kullanmaması konusunda eğitim verilmelidir. Doğumu takiben 2. günde lohusa ayaktan duş alabilir.

6. haftada yapılacak jinekolojik muayenede bir patoloji yok ise cinsel ilişkiye izin verilebilir. Ayrıca 6. haftanın bitimi pap-smear testi için de uygun bir dönemdir. Doğum kontrol yöntemi olarak hormonal bir yöntemden ziyade rahim içi araç doğum yapmış bir kadında daha uygundur. Lohusaya izleyen dönemde karın adalelerinin tonusunu sağlamak amacıyla jimnastik hareketleri yapması tavsiye edilebilir. Normal doğumda egzersizlere 6. haftada başlanırken sezaryen olan hastalarda karın egzersizleri için en az 6 ay beklenmelidir. Lohusalık kadın hayatında önemli bir yer tutar, kadın bu dönemde özellikle ilk doğumu ise korku ve endişe içindedir, hayatına tüm sorumluluğu ve bakımı eşiyle birlikte üstleneceği bir canlı girmiştir. Bu nedenle anneye ihtiyacı olan tıbbi bakım yanında gerek bebek gerekse kendi sağlığıyla ilgili bilgiler vermeli, psikolojik yönden destek tam olarak sağlanmalıdır.

Anne Sütü ve Emzirme

Yeni doğan bebeğin beslenmesini sağlamak üzere gebelik süresince hazırlanan meme bezleri faaliyete geçerek süt salgılanmasına başlar. Gebelik sırasında hormonların etkisiyle gelişen meme bezlerinden süt salgılanabilmesi için prolaktin hormonuna, salgılanan sütün kanallardan atılabilmesi için de oksitosin hormonuna ihtiyaç vardır. Doğum yapan kadında süt salgısı doğumu izleyen 24-72 saat içerisinde başlar. Süt salgısı başlamadan önce memelerde şişlik, lokal ısı artışı, sertleşme ve hafif ağrı görülür. Memeden ilk gelen süt bebeği enfeksiyonlara karşı koruyucu ve bağışıklık özelliği yüksek kolostrum denilen süttür. İnsan yeni doğanı tüm memelilerde kangurular hariç en zayıfı ve anneye en çok bağımlı olanıdır. Meme anneden herhangi aktif bir uyarı almadan 4. gebelik ayından itibaren süt vermeye tam olarak hazırdır. Meme başı duyu ve sinir uçları yönünden zengindir. Montgomeri bezleri denilen ter bezleri mevcuttur ve bunlar kıl kökü taşımazlar. Meme başı uyarımı prolaktin ve oksitosin hormonu salgılanmasında önemli rol oynar. İnsan sütü meme bezi salgısının içeriğinde değişkenlik gösteren bir salgıdır. Kolostrum denilen ilk gün sütü olgun sütten farklıdır. Süt içeriği gün içinde ve zaman geçtikçe değişiklik göstermektedir. Bu değişikliğin önemli bir kısmı bebeğin barsaklarının fizyolojik gelişimine yardımcı olmaktadır. Sütün içeriğindeki maddelerin çoğu birden çok role sahiptir. İnsan sütü 200’ den fazla maddenin katkısıyla oluşmaktadır, süt içeriğiyle ilgili sonuçlar verilirken süt içeriğinin emzirmenin evresi, günü, saati, beslenme süresi ne zaman örnekleme yapıldığı, annenin beslenmesi ve kişisel değişiklikler ve faktörlerden etkilenmektedir. Sütün pompayla ya da emzirirken alınması bile farklı sonuçlar doğurabilmektedir. Süt pompalarının kullanılması sütün içeriğini etkilemektedir. Annenin diyetinin yeterli olmaması sütün içeriğinden çok miktarın azalmasıyla karşımıza çıkmaktadır. Sosyoekonomik düzeyi düşük ailelerde anne diyeti istenen vasıfta olmasa da tüm bebeklerin anne sütüyle beslenmesi tavsiye edilmektedir. Olgunlaşmış sütün %87’ si sudur. Dolayısıyla süt miktarını artıran en önemli faktörlerden birisi de annenin su tüketiminin düzeyidir. Anne sütüyle beslenen bebekler diğer besinlerle alınabilecek mikroorganizmalarla daha az karşılaşırlar. Anne sütünün enfeksiyon koruyucu özelliği oldukça önemlidir.

Emzirme; tüm dünyada bebeklerin beslenmesinde tercih edilen anne sütüdür. Özellikle yaşamın ilk 6 ayında anne sütü ideal bir besin kaynağıdır, daha sonraki 6 ay içinde ek besinlerle birlikte emzirmeye devam edilebilir. Emzirmenin daha uzun sürdürülmesi isteğe bağıdır. Son yüzyıldaki teknolojik gelişmeler anne sütüne oldukça yakın mamaların hazırlanmasına olanak tanımıştır. Çoğu annenin bu mamaların kullanımını uygun ve rahat bulması emziren anne sayısının tüm dünyada çok fazla azalmasına neden olmuştur. Gelişmemiş ülkelerde bu azalma bebek sağlığı açısından çok zararlı sonuçlar doğurmuştur. Son 15-20 yılda özellikle iyi eğitimli ailelerde emzirmeye yönelim artmıştır. Emzirmenin yararları son bilimsel çalışmalar ışığında daha iyi anlaşıldığı için gebelikte ve gebelik sonrası sağlık hizmeti verilirken emzirme konusunda eğitim ve yönlendirmeye son derece önem vermemiz gerekmektedir emzirme ve mamayla beslenmenin avantaj ve dezavantajları anneyle konuşulmalıdır. Günümüzde ailelerin küçülmesiyle çoğu evde eskiden olduğu gibi emzirme konusunda anneyi destekleyecek aile bireyleri bulunmamaktadır. Doğum sırasında ve doğumdan sonra annenin doğum yaptığı kuruluştan aldığı destek emzirme açısından belirleyici etki yapabilmektedir. Eğer yakın ve sıcak bir destek verilirse ve anneyi ilk günlerde emzirirken karşılaştığı sorunların çözümünde yeterli yardım yapılırsa anne emzirmekte başarılı olmakta ve evine emzirerek gitmektedir. Bir anne gebelik döneminde kendisini takip eden sağlık elemanlarının yardımı ve bilgilendirmesiyle emzirme konusunda kararını vermelidir. Anne gebeliği sırasında doğum ve doğum sonrası gelişmeler konusunda aydınlatılırsa kendini daha güvende hisseder.

Emzirmenin çok çeşitli yararları vardır. Bunlar; besleyici özellikleri türe spesifikliği yani anne sütü insan türünün spesifik ihtiyaçlarını karşılayan en önemli besindir. Bebeğin enfeksiyonlardan korunması, alerjiye karşı koruma, psikososyal eğitim, annede doğum sonrası iyileşmenin hızlanması, kendini iyi hissetmek, kemik erimesi riskinin azalması, yumurtalık kanseri riskinden koruyucu etki ve meme kanserinin azalmasıdır. Doğumdan sonra ne kadar erken emzirme sağlanırsa ilerde emzirme başarısı, emzirme süresi o kadar artar.

Emzirme teknikleri; Uzun yıllardır bilindiği gibi annesinin karnının üzerine konulan sağlıklı bebekler memeyi bulup emmeye başlayabilmektedir. Ama annenin doğru emzirme tekniklerini öğrenmesi hem emzirmenin uzun süreli olması hem de emzirmeye bağlı komplikasyonların daha az görülmesini sağlamaktadır.

Emzirme teknikleri üç bölümde ele alınabilir;1. bölüm meme başının bebeğin ağzına doğru verilme teknikleri, 2. bölüm emzirirken bebeğin doğru tutulma teknikleri, 3. bölüm ise emzirirken genel olarak ele alınması gereken kurallardır. Daha önce hiç emzirmemiş annelere ilk emzirme denemelerinde eğitici yardım verilmelidir. Daha önce emzirmiş olanlarsa gözlenerek hata varsa düzeltilmesine çalışılmalıdır.

Meme başının bebeğe verilmesinde meme başının areola denilen siyah kısmı tamamen bebeğin ağzında olmalıdır. Meme başının alt dudağın ortasına dokundurulması bebeğin ağzını açmasını sağlayabilmektedir. Yanlış teknikler meme başlarında ciddi anlamda yaralara sebep olmaktadır.

Bebeğin tutulması pozisyonları; beşik pozisyonu, yan yatma pozisyonu, ve futbol pozisyonu gibi pozisyonlardır. Emzirme işlemi rahat ve sakin bir ortamda yapılmalıdır. Bebeğin ısısının korunması çok önemlidir. Bazı anneler doğumdan hemen sonra doğumun etkisiyle titreme atağı geçirmektedir. Bu sırada annenin bebeğine yeterli sıcaklık veremeyeceği için ek yöntemlerle gerekli ısının sağlanması önemlidir. Anneyle bebeğin birlikteliği mümkün olduğunca erken başlamalıdır, zor doğumlar, sezaryen doğum, doğum sonrası komplikasyonlar ve preeklempsi durumlarında en kısa sürede birliktelik sağlanmalıdır. Doğum şekillerinden kaynaklanan sorunlar emmeyi geciktirip zorlaştırsa da anneye yeterli destek verilirse aşılamayacak engeller değildir. Annenin giysileri memeyi sıkıştırmayan ve emzirme sırasında memenin ele alınmasını engellemeyecek şekilde önü açılabilir olmalıdır. Bebeğin başı asla memeye doğru itilmemelidir. Bebek emerken uyursa anne bebeği uygun şekilde memeden ayırmalıdır. Uyku sırasında emme meme başı açısından sakıncalıdır. Anne bir süre bekledikten sonra bebeği uyandırıp tekrar memeyi vermelidir. Bebeği uyandırırken battaniyenin açılması ve nazik uyarılar verilmesi yeterli olur. Bebeğe ağrılı uyaran verilmemelidir. Bebek ilk memeyi boşaltana kadar emdikten sonra kucağa alınarak gazı çıkarılır ve uyanıksa ikinci meme verilir. Sonraki emzirmede ikinci verilen memeden başlanmalıdır. Emzirirken saat tutmak çok doğru değildir. Bebek meme başını ağzına doğru olarak alabilmişse ve emzirme sırasında ağrı duymuyorsa emzirme annenin ve bebeğin isteğine göre ayarlanabilir. Genellikle emzirme 15 dakika civarında sürer, bebek her iki memeyi 4’ er dakika emdiğinde alabileceği maksimum sütün yaklaşık % 85’ ini almış olur. Sık ve küçük emzirmeler süt salgısı, süt boşalması ve annenin strese girmeden emzirmeye alışması için başlangıçta tercih edilebilir. Gece bebek annesinin yanında değilse uyanık olduğunda emzirmek için annesinin yanına getirilmelidir. Emzirmenin 1,5 saatten çok yapılması yararlı olmaz. Emzirme kesilecekse bunun yavaş yapılması ve özellikle çalışan annelerde sabah ve akşam emzirmeye devam edilmesi ya da bebeğin aldığı diğer besinlerin miktarı arttıkça emzirmenin, bebeğin isteğine uygun olarak azaltılması anneye daha az rahatsızlık vermektedir.

Emzirme sorunları

Sütün baskılanması; Doğumdan sonra annelerin bir kısmında anne ya da bebek hastalığı, annenin emzirmek istememesi ya da bebek ölümlerinde süt akımını durdurmak gerekir. Doğumdan sonra kolostrum döneminin başlaması ile memede şişme ve ağrı başlamaktadır. Geçici bir süre devam eden bu olay azalarak kaybolmaktadır. Basit ağrı kesicilerin kullanılması, meme başının uyarılmasından kaçınılması, hafif sıkı bir sütyen kullanılması, meme üzerine buz uygulanması ya da çok sıkıntı olursa pompayla memelerin boşaltılması 1 hafta içerisinde süt üretiminin gerilemesini sağlamaktadır. Doğum sonrasında ilk 6 hafta içinde ani olarak süt verme kesilirse annede süt verme ateşi bulgusu ortaya çıkmaktadır. Genellikle 3-4 gün süren bu ateşi enfeksiyon ateşiyle karıştırmamak gerekir.

Süt vermede yetersizlik; Emziren annelerin % 15’ inde önceleri yeterli olan süt salgısında sıklıkla ilk 3 ay içinde azalma olmaktadır. Emme refleksinin yetersiz olması üretilen sütün yeterli boşalamaması sonucunu doğurur. Bu da süt üretimini azaltır. Süt üretimini artırmak için bir takım ilaçlar kullanılabilir.

Doğum sonrası meme şişliği; Doğumdan sonra 2-4 günlük dönemde sık rastlanan normal bir durumdur. Meme dokusunda ödem, süt birikmesi ve damarlarda tıkanıklık vardır. Memenin şişmesi meme başının kısalmasına neden olarak emmeyi zorlaştırır. Asıl durum sütün fazla yapılması değil boşaltılmasının zorlaşmasıdır. Gece ve gündüz düzenli emzirme meme şişliğini azaltır. Bebeği günde 8-12 kez emzirmeye dikkat etmek, gece de olsa emzirme arasındaki süreyi 5 saatten fazla geçirmemek önleyici faktörlerdir. Sıcak bir duş alınması ya da sıcak kompres uygulanması süt akışını artırır. Geleneksel olarak şiş meme üzerine uygulanan soğuk lahana yapraklarının şişliği azalttığı ve süt akışını artırdığı bilinmektedir.

Ağrılı meme başı; Meme başı ağrısının tedavisi meme şişliğinin düzeltilmesinden daha zordur. Doğum sonrası ilk haftada anneye emzirme desteğinin iyi yapılması bu sorunu azaltmaktadır. Emzirme tekniğine uyulmadığı takdirde bebek meme başını ve siyah bölgeyi tamamen ağzına alamadığından damaklarıyla emmeye çalışarak meme başını ezmekte ve meme başında çatlaklara ve ağrıya neden olmaktadır. Ağrılı ve çatlaklar oluşmuş meme başına iyi bir bakım yapılmalıdır. Emzirdikten sonra meme başı süt artıklarından temizlenip meme başı üzerine epitelizasyonu artırıcı kremler sürülerek kağıttan yapılmış meme pedleri konularak giysilere sürülmesi önlenmelidir. Emzirmeden önce meme başı tekrar temizlenip en az ağrılı olan memeden başlanarak emzirme yapılmalıdır.

Süt kanallarının tıkanması ve ağrılı meme kitleleri; Yeterli emzirememe nedeniyle gördüğümüz sorundur. Annenin yan tarafına yatarak uyuması süt kanallarının tıkanmasını azaltmaktadır. İçeri çekik meme başı genellikle gebelik sırasında tespit edilir ancak gebelik sırasında meme başını düzeltici işlemler meme başı uyarısı ile doğumun erken başlamasına neden olabilir. Ancak doğumdan sonra elektrikli meme pompasıyla meme başının normale dönmesine çalışılabilir ya da meme başı aplikatörleri kullanılabilir.

Doğum sonrası mastit (meme enfeksiyonu); Meme enfeksiyonuna çoğunlukla bebeğin ağız florasındaki mikroplar neden olmaktadır. Süt iyi bir kültür ortamı olduğu için süt birikmesi enfeksiyon oluşumda önemli bir faktördür. Mastitte yatak istirahati, sıvı alımının artırılması ve meme başı çatlağı varsa tedavisi gerekir. Enfekte meme üzerine buz paketleri ya da sıcak kompresler konulabilir, hastaya ağrı kesici verilebilir, rahat bir sütyen giymesi tavsiye edilebilir. Bebeğe zarar vermeyecek antibiyotikler kullanılmalıdır. Ciddi ilerlemiş apselerde cerrahi yaklaşım gereklidir. Apse boşaltıldıktan sonra bebek emzirilmeye devam edilebilir.

Anne sütüyle bebeğe enfeksiyon geçişi; Bir enfeksiyonun anne sütüyle bebeğe geçmesinden bahsetmek için enfeksiyonun diğer yollarla anneden bebeğe geçmediğini, anne sütünde ve bebekte enfeksiyon ajanının olduğunu ya da bebekte hastalığın klinik bulgularının bulunduğunu göstermek gerekir. Ayrıca enfeksiyon yapan mikrobun doğum öncesi ya da doğum sırasında bulaşmış olacağın da düşünülmelidir. Anne Hepatit B virüsü taşıyıcısı ise doğumdan sonra bebeğe enfeksiyon bulaşma riskini azaltmak için aşı ve koruyucu bir immünglobulin yapılmalıdır. Akut Hepatit A ve B varlığında emzirme kesilmelidir. Hepatit C varlığında da bebek emzirilmemelidir. HIV yani AIDS virüsü varlığında da emzirmenin kesilmesi faydalı olur. Süt verme döneminde ilaç kullanılmaz, ancak süt verme sırasında anne çeşitli hastalıklar nedeniyle ilaç kullanmak durumunda kalabilir. Böyle bir ilaç tedavisi bebeği iki şekilde etkiler. Birincisi kullanılan ilaç anne sütünü azaltabilir, ikincisi de kullanılan ilaç anne sütüyle bebeğe geçerek bebekte zararlı etkilere yol açabilir. Bu nedenle emziren annelerde de aynen hamilelerde olduğu gibi ilaçların bebeği etkileyebileceği mutlaka gözetilmelidir.

Gebelikte Egzersiz

Son yıllarda kadınların çeşitli egzersiz programlarına olan ilgilerinin giderek artması bu aktivitelerin gebelikte de sürdürülmesine hatta özellikle bu dönemde estetik kaygılarla egzersiz yapma isteğine yol açmıştır. Fiziksel yönden aktif olan kadınların daha kolay doğum yaptıklarına dair kanıtlar çok eskilere dayanmaktadır. Gebelikte güvenli egzersiz sınırları nedir, ne tip egzersiz yapılmalıdır, egzersiz şiddeti ne olmalıdır, egzersizin anne ve bebekteki etkileri nelerdir, egzersiz doğumu kolaylaştırır mı ve doğum sonuçlarını nasıl etkiler?

Gebelikte egzersizle ilgili çalışmalar sayıca az olup sonuçlar genellikle çelişkilidir. Bununla birlikte güvenlik sınırlarına dikkate edilerek yapılan orta düzeyde egzersiz kalp-damar kondüsyonunu sağlamakta ve gebelikte oluşabilecek kas-iskelet sistemine ait sorunları en aza indirgemektedir.

Gebelikte Egzersizin Amaçları ve Kapsamı

Gebelikte gerek fiziksel, gerekse ruhsal sağlığın korunabilmesi için kontrollü bir egzersiz programı oldukça yararlıdır. Egzersiz yapmak isteyen kadınların doğum ekibiyle işbirliği içinde olmaları esastır. Düzenli yapılan egzersiz faydalarını şu şekilde sıralayabiliriz; Fiziksel kondüsyonun korunmasını sağlar, duruş bozukluklarını önler, dolaşım ve sindirim işlevlerini düzenler, doğum için gereken kas aktivitesini destekler, annenin kilo kontrolünü sağlar, doğum sonrası iyileşmeyi hızlandırır. Gebelikte olan değişiklikler göz önüne alınarak hazırlanacak egzersiz programı ve doğuma hazırlık eğitimi kapsamı genel olarak şöyle olmalıdır; Düzgün bir duruş eğitimi, uygun vücut mekaniklerinin öğretilmesi, doğum sonrası çocuk bakımı için kolların kuvvetlendirilmesi, artan vücut ağırlığının taşınması için bacakların kuvvetlendirilmesi, ödem, varisler ve krampları önlemek için egzersiz ve eğitimler, pelvik taban kas kontrolü için egzersiz ve eğitimler karın kaslarının kuvvetlendirilmesi, kalp-damar sisteminin korunması için aerobik egzersiz programı, doğumda kullanılacak kasların kuvvetlendirilmesi, gevşeme tekniklerinin öğretilmesi, solunum tekniklerinin öğretilmesi, doğum sonrası egzersiz programlarının belirlenmesidir.

Egzersizin sakıncalı olduğu bazı durumlar vardır; kalp hastalığı ve ciddi akciğer hastalığı olan gebelerin egzersiz yapabilmeleri için kontrolden geçmeleri gerekmektedir. Gebelikte egzersizin kesinlikle yapılmaması gereken durumlar şunlardır; vajinal kanama, gebeliğe bağlı hipertansiyon, erken doğum öyküsü, anne karnında gelişme geriliği, rahim ağzı yetmezliği, plasentanın önde geldiği plasenta previa ve suların erken gelmesi durumu.

Gebelikte egzersizin sınırları nelerdir; Gebelikte yapılan egzersizin hem anne adayı hem de bebekte yaratabileceği potansiyel tehlikelerin önlenmesi için yapılan aktivitenin tipi, şiddeti ve süresinin bilinçli bir şekilde düzenlenmesi gerekir. Bunun yanı sıra gebelik yaşı da aktivite seçimi ve egzersizin dozunun ayarlanmasında bir ölçüdür. Gebelikte sürekli ve gereksiz eforun olumsuz etkileri şunlardır; Gebelikte sürekli ve şiddetli eforun negatif etkileri hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda gösterilmektedir. Bu etkiler anne karnında gelişim geriliği, bebekte anomaliler, santral sinir sistemi anomalileri, nöral tüp defektleri ve erken doğumdur.

Gebelikte Beslenme

1 –Kalori ve Ağırlık Artışı

Gebe bir kadın gebe olmayana göre günde yaklaşık fazladan 300 kaloriye ihtiyaç duyar. Bu da yaklaşık %15′lik bir artış yani 2300 kalori/gün’dür. Günlük kalori gereksinimindeki artış sadece %15 iken bazı maddelere olan ihtiyaçtaki artış 2 katına kadar çıkabilir. Bu durum fazla beslenmenin değil dengeli beslenmenin önemini ortaya koymaktadır.

Gebelikteki kalori tüketimi ilk 3 ayda en az düzeydeyken bu dönemden sonra hızlı bir artış gösterir. İkinci 3 ayda bu kaloriler başlıca plasenta ve embriyo gelişimini karşılarken son 3 ayda ise temel olarak bebeğin büyümesine harcanır. Normal sağlıklı bir kadında tüm gebelik boyunca önerilen kilo artışı 11-13 kg. Bu 11 kilonun 6 kilosu anneye, 5 kilosu ise bebeğe ve beraberindeki oluşumlara (plasenta, amniyon sıvısı) aittir.

2 – Karbonhidratlar

Vücudun kalori gereksinimi 3 temel enerji kaynağı olan proteinler, yağlar ve karbonhidratlardan sağlanır. Eğer karbonhidratlar yetersiz alınırsa vücudunuz enerji sağlamak için proteinleri ve yağları yakmaya başlar. Böyle bir durumda 2 sonuç ortaya çıkabilir. Birincisi bebeğinizin beyin ve sinir sitemi gelişimini sağlayacak yeterli protein olmaz, ikincisi ise ketonlar ortaya çıkar. Ketonlar yağ metabolizmasının ürünü olan asitlerdir ve bebeğin asit baz dengesini bozarak beyin gelişimini olumsuz yönde etkileyebilirler. Bu nedenle hamilelikte karbonhidrattan fakir diyet önerilmez

Pirinç, un, bulgur biri kompleks karbonhidrat kaynakları anne için enerji kaynağı olmanın yanı sıra B grubu vitaminleri ve çinko, selenyum, krom, magnezyum gibi eser elementleri bol miktarda içerirler.

Karbonhidratlar fazla miktarda tüketildiğinde ise bebek açısından ekstra bir yarar sağlamadıkları gibi sadece anne adayının aşırı kilo almasına neden olurlar.Bu da zaten gebelikte artmakta olan insülin drencini daha da artırarak gebelik diabeti gelişimine zemin hazırlayabilir.

3 – Protein

Proteinler hücrelerin temel yapı taşlarıdırlar ve amino asit denilen yapılardan oluşurlar. Doğada toplam 20 çeşit amino asit vardır. Amino asitlerin bir kısmı vücutta diğer maddelerden üretilebilirken esansiyel amino asit adı verilen 8 tanesi vücutta üretilemez ve mutlaka besinler yolu ile dışarıdan alınmaları gerekir. Hayvansal proteinler bu 8 amino asidin tümünü de içerdiğinden çok önemlidirler.

Hamile kadınların günde 60-80 gram protein almaları önerilir.

Proteinin ana kaynağı hayvansal gıdalardır. Et, kümes hayvanları ve balık protein içerirler. Bunun yanı sıra süt ve süt ürünleri de hayvansal protein ihtiyacının karşılanmasında önemlidir.

4 – Süt ve süt ürünleri

Gebe bir kadın güçlü kemikler ve dişler için bebeğe gerekli olan kalsiyum ve diğer elementleri sağlamak maksadıyla en az 1-2 bardak süt içmelidir. Sütün pastörize olması önemlidir. Az yağlı sütler kilo alımı yönünden tercih edilebilir. Gaz ve hazımsızlık nedeni ile (laktoz intoleransı) süt içilemeyen durumlarda bunun yerine 1-2 kase yoğurt yenebilir. Kalsiyum alımının yetersiz olması durumunda dışarıdan verilecek ilaçlar ile destek sağlanabilir.

5 – Et, balık, kümes hayvanları, yumurta, kuru baklagiller

Bu gıdalar vitamin ve mineral yanında protein de sağlarlar. Gebe kadında ve bebeğinde doku gelişimi ve yeni doku oluşumu için protein şarttır. Bu tür gıdalardan zengin beslenmek faydalıdır. Etler iyi pişmiş olarak tüketilmeli çeşitli paraziter enfeksiyonlardan uzak kalmak için çiğ et tüketiminden kaçınılmalıdır.

6– Vitamin ve mineral desteği, demir ve folik asit

Dengeli ve doğru beslenen hamile bir kadında dışarıdan vitamin desteği zorunlu değildir. En iyisi vitamin ve mineralleri doğal gıdalar ile almaktır. Enfeksiyonlardan korunmak için meyve ve sebzelerin iyi yıkanmış olmasına özen gösterilmelidir. Doğru beslenildiği takdirde vitamin ve mineral desteğine gerek olmaz. Ancak demir ve folik asit bu durumun dışındadır.

Folik asit bebeğin beyin ve sinir sistemi gelişimi için kilit öneme sahip olduğundan hamile kalmadan önce alınmaya başlanması gerekir. Gebelikteki artmış demir gereksinimi doğal yollardan karşılanamaz. Bu nedenle özellikle gebeliğin 2. yarısından sonra dışarıdan verilen demir ilaçları ile destek yapılır. Bizim toplumumuzda demir eksikliği anemisi çok sık görüldüğünden gebeliğin başında yapılan kan sayımında anemi saptanması durumunda gebeliğin en başından itibaren desteğe başlanabilir. Gebelikte demir kullanımının bir başka önemi de kansızlık olmasa dahi hem anne adayının hem de bebeğin demir depolarını yeterli şekilde doldurmak için gerekli olmasıdır.

7 – Tuz

Gebelikte özel bir tuz kısıtlaması şayet tansiyon yüksekliği, kalp hastalığı gibi özel durumlar yoksa zorunlu değildir. Hamile bir kadın günde 2 gram tuz almalıdır. Yetersiz ya da aşırı tuz alımı anne adayının sıvı elektrolit dengesini olumsuz şekilde etkiler.Yine de özellikle aşırı tuz tüketiminden kaçınmak her sağlıklı insan gibi ödemin yoğun olduğu gebelik döneminde de uygun bir tutum gibi görünmektedir.

8– Vejetaryen Diyet

Sakıncalı olmakla birlikte belirli kurallara uyulmak kaydıyla gebelik sırasında vejetaryen diyete devam edilebilir. Ancak bu durumda doktor ve gerekirse diyetisyen yardımı ile besin düzenlemesine profesyonel destek sağlanması; et ve et ürünleri nedeniyle oluşabilecek besinsel açığı diğer bazı gıda ve vitaminlerle yerine koymak uygun bir yaklaşım olacaktır.

9-Su-sıvı

Gebelikte sıvı alımı çok önemlidir. Susama hissi olmasa dahi günde 8 bardak su alınmalıdır. Yeterli miktarda su alımı ile kandaki toksinler seyreltilmiş olur, gebelikte kabızlık sorunu azalır. Ayrıca su alımı, cildin esnekliğini koruması ve çatlakların oluşumunda azalmaya yardımcı olur.

10-Kahve-Çay

Gebelikte kafein alımı kısıtlanmalıdır.Günde 1 fincan kahve ya da nescafe tüketilebilir. Fazlası rahim kasılmalarını artırabileceğinden önerilmemektedir.Çay mümkünse açık ve çok abartılı miktarlara kaçmadan tüketilmelidir.

Özellikle gebeliğin erken döneminde olan bulantılarda az az ve sık sık beslenmek bulantı ve şişkinliği azaltır. Gebelik bulantıları için tuzlu ve katı besinler (kraker vb) faydalı olabilir.

Doğum Sonrası Vücut

Bebek ve eşinin doğumundan sonra başlayan ve anne vücudunda gebelik sırasında meydana gelen fizyolojik değişikliklerin ortadan kalkması ve genital organların gebelikten önceki şekillerine dönmesine kadar olan döneme lohusalık dönemi denir, ortalama altı hafta kadardır. Ancak annedeki organ ve sistemlerin gebelik öncesi dönemdeki haline dönmesi aylarca da sürebilir.

Lohusalık döneminde gebelik sırasında meydana gelen fizyolojik değişikliklerin tekrar eski halini almasına involüsyon denir. En önemli involüsyon rahimde meydana gelir. Gebelik sırasında rahimin hacmi ve ağırlığı önemli derece artar. Doğumdan sonra ise hızla eski halini almaya başlar. Vagina doğumu izleyen dönemde ödemlidir. Yumuşak ve gevsek olan vaginada morartılı sahalar vardır. Bebeğin geçişi sırasında ileri derecede gerilen Vagina doğumu takiben oldukça yavaş eski haline döner. Ancak hiçbir zaman eski halini almaz. Küçük ve büyük dudaklarda involüsyona uğrar ama tamamen eski haline dönemez biraz gevşek ve sarkık kalır. Ciltteki renk değişikliği lohusalık döneminde hızla azalır ve deri on gün içerinde eski görünümüne kavuşur. Lohusalık döneminde özellikle emzirme ile terlemenin fazla olması cilt dokusundaki ödemin hızla çözülmesine yardım eder.

Gebelik sırasında gerilen karın duvarı doğumdan hemen sonra sarık bir görünüm alır. Yine gebelik sırasında karın derisi üzerinde mavimtırak kırmızı görünümlü stria gravidarum denilen gebelik çizgileri doğumdan sonra gümüşi beyaz renkli parlak şerit halini alır.

Bebek ve eşinin atılışı, doğum sonu kanama, terleme ve akıntı ile lohusalığın ilk on gününde ortalama sekiz kilogramağırlık kaybedilir. Doğumla birlikte artmış olan nabız sayısında normale döner, kan tablosu doğumu izleyen 8-10 günde normale döner.

Doğumdan sonra mide ince barsaklar ve kalın barsaklar eski durumunu ve yerini alır. Lohusalığın ilk günlerinde karın şişliği ve kabızlık görülebilir.

Doğumdan hemen sonra idrar kesesinde ödem ve kızarıklık meydana gelir. Mesane kapasitesi artmış, mesane içi sıvı basıncına karşı duyarsızlık olabilir. Buna bağlı olarak aşırı gerilme, mesaneni boşalamaması ve artık idrar gibi durumlar ortaya çıkar. Mesanede kalan bu idrar enfeksiyon yerleşmesine uygun bir ortam oluşturur.

Emzirmeyen kadınlarda adet kanamaların başlaması 12. haftaya kadar uzayabilir. Emziren kadınlarda emzirme süresi ne kadar uzunsa adet kanamasının başlaması da o kadar geç olur. Düzenli süt veren annelerde ilk adet 1 yıla kadar gecikebilir. Genel olarak ilk 6 haftada izlenen adet periyotlarının yumurtlamasız olduğu kabul edilir ancak adet bir defa başladığında takip eden periyotların yumurtlamalı olma şansı hızla yükselir.